SON DAKİKA HABER     

( ŞİİR )

İKİ ŞEYTAN TÜREDİ:

Babacığım, sana şikâyetim var
Sen ölünce iki şeytan Türedi
İkisin de çağır ifadesin al
Sülalede iki şeytan Türedi

Söyle şunlara’ da yanına gelsin
Mirasçıyı çok rahatsız etmesin
Anama’da duyur oda öğrensin
Bizim kökte iki şeytan türedi

Biri takım taşın söker kaldırır
Birisi kavgacı hemen saldırır
İnsanın Başına Bela Aldırır
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Çekim karıştırmak, bunların işi
Bir ayak kazanmak hayali, düşü
Dünyaya tapmışlar bu iki kişi
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Yetimlerin Tarlasını Ektiler
İkisi bir olup takım söktüler
Ordan alıp başka yere diktiler
Bizim kökte takımcılar Türedi

Cumartesi gelir bahçe sulatmaz
Bu şeytanlar beni rahat bırakmaz
Bu davaya Muhtar aza bakamaz
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Biri yalan söyler biri destekler
Çekim kapanır mı ulan sinek’ler
Yakışır mı? Size koca İnek’ler
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Biri gitti mahkemeyle uğraştı
Çirkef’leri geldi bana bulaştı
Bunları görünce şeytanda kaçtı
Kökümüzde iki şeytan Türedi

Gece gündüz, açığımı ararlar
Bana sinsi- sinsi plan kurarlar
Sahtesi değildir gerçek şeytanlar
Bizim kökte iki şeytan türedi

Birisi çok şeytan, bulatır suyu
Şükür biri kayıp etti duyguyu
Bana rahat uyutmazlar uykuyu
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Şeytanlıkta bir birinden üstündür
Bacı Kardeş, senelerce küskündür
Bilenler biliyor sormayın kimdir?
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Bilemeyiz ne söyleyip ne yapsak
Bu dünya yalandır hey iki ahmak
Gözlerin doyursun bir avuç toprak
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Şikâyetlerimi bildirdim sana
Bu şeytanlar beni getirdi cana
Mirasını Zehir Ettiler Bana
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Âşık Ali’m durmaz şiir’ler yazar
Bu beyler şeytanın ezberin bozar
Bunlar orda burda kuyumu kazar
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Âşık Ali Ataş

2 Kasım 2015 Pazartesi

Benim Yaşadıklarım (09)


            Bölüm (9)
            UNUTAMADIKLARIM (1)
1955 yılında Biçmoluk oymağına yaşlı bir adam gelmişti. Adı sorulduğunda beni gösterirdi. Belli ki ismi Ali’ydi. Bu insan oymakta bir hafta misafir kaldı.
Konuşmayı sevmeyen bir hali vardı. Oymakta bulunan herkesin nasıl bir insan olduğunu, kaç çocuğu olduğunu, isimleriyle söylerdi. O tarihlerde ağabeyim askere gitmişti. Anneme “Fadime Teyze düşünme. Oğlun askere giderken trende biraz sıkıntı çekti. Şimdiyse rahat. Bir yılını doldurmuş ve çavuş oluyor. Birliği Erzurum.” dediğinde annem şaşırdı. “Derviş baba oğlumun yanında mıydın?” dedi, seslenmedi. Oymağın insanları Ali Amcadan ayrılmak istemiyordu.         
Kırk yıllık ahbapmış gibi yanına gelen her insanla dost olurdu. Oymaktaki insanlar kendisine Derviş Baba diye hitap ederlerdi. Beni çok seviyordu. Bir an bile yanından ayırmak istemezdi. Hangi komşuya gitse beraber giderdik. Gündüzleri komşuları gezer, akşam olunca bizim eve gelir, beraber yatardık. Bir gün bana “Ali köye git. Sizin asmadan üzüm getir.” dedi. “Ali amca sen bizim asmayı nerden biliyorsun?” dediğimde “Biliyorum. Evinizin önünde kabarcık üzümü asma var.” dedi. Acele köye gelip bir kaşıklık üzüm kesip götürdüm. Üzümü yedi, bana dua etti. Eliyle ikide bir suratını tutuyordu. Dişinin ağrıdığı belliydi. Kimseye demiyordu. Bir gün “Ali seninle Cüceler Oymağına gidelim” dedi. “Cüceler nerede?” dediğimde eliyle Cüceleri tarif etti. “Sen önden yürü. Ben seni takip ederim.” dedi. Önde yürüyordum geliyor mu diye iki adımda bir dönüp bakıyordum.
Yüz metre kadar peşimden geldi. “Niye arkana bakıyorsun? Beni kaybetmekten mi korkuyorsun?” dedi “Evet!” dedim. Bu defa kendisiyle el ele tutuşarak elli metre kadar daha yürüdük. Bir anda elimi bırakıp yanımdan kayboldu, panikledim. Sağa sola baktım kimse yok. Baktım üç yüz metre ileriden gidiyor. Peşinden koştum. Ben vardıkça uzaklaştı. Benden önce Cüceler oymağına vardı. Ne kadar koştumsa ulaşamadım, izini kaybettirdi. Oymakta bulunan evlere tek tek sordum. Kimse gördük demedi. Ağlayarak eve geldim. Anam “Ne oldu? Niye ağlıyorsun?” dedi. “Ali amca beni attı gitti.” dedim. “Oğlum Allah bilir ama o iyi kimselerden biriydi. Belki gelmez. Unut onu.” dedi. O gece rüyamda gördüm. Cerit’te Kör Hasan Hacı’nın evinde olduğunu söyledi.
Sabahleyin erkenden köye geldim. Hacı Emminin evine vardım. “Bugün size biri geldi mi?” dedim. Hacı Emmi “Kısa boylu yaşlıca bir adam geldi, konuşmuyordu. Eliyle dişini tutuyordu. Sordum seslenmedi galiba bu adam dilsiz dedim. Dişinin biri çürümüştü. Dişini çektim. Yarım saat önce güney bağlarına doğru gitti” dedi. Akşama kadar o çevreleri aradım bulamadım. Bu kişi elli yıldır hayalimden gitmez. Bir türlü unutamıyorum.
------------------------------------
            UNUTAMADIKLARIM (2)
Biçmoluk'ta tek katlı yüz metrekare ahşap bir evimiz vardı. Evden beş yüz metre aşağıda Karardıc’ın Yazı dediğimiz yerde büyük bir ardıç ağacı vardı. Rüyamda ardıcın altında oturuyormuşum. Aşağıdan yukarı tanıdığım bir köylümüz geldi. “Ali burada ne yapıyorsun?” dedi “Oturuyorum.” dedim. Adam yanımdan ayrıldı kayıptan bir ses işittim. Sağ tarafına dön. Peygamber efendimize bak.” dedi. Dönüp bakacaktım öyle bir tokat yedim ki anlatmam. Ağlayarak uyandım. Sesime herkes uyandılar. “Ne oldu?” dediler. “Biri bana tokat attı.” dediğimde babam “Ne tokatı sen rüya görmüşsün. Yat yerine.” dedi.  Yatıp uyudum. Sabah kalktığımda sağ yanağım kızarmış. Annem “Yüzüne ne oldu?” dedi. “Gece yediğim tokatın izi olabilir.” dedim. Ve bugüne kadar kimseye anlatamadım. O gün gördüğüm rüya bugün görmüşüm gibi hafızamdadır.
            -----------------------------------
            UNUTAMADIKLARIM (3)
1973 yılında mezarlığa yakın köye uzak iki katlı ahşap bir ev yaptırdım. Güzün eve taşındık. Yakınımda iki ev daha vardı. Yoldan geçen insanlar “Bu adamlar ne kadar korkusuzlar? Mezarlığın yakınına ev yaptırdılar.” diyenler oluyordu. Köyde elektrik yok. Ortalık karanlık. On yedi Kasım 1973 Cuma gecesi saat ikide dışarı çıkmıştım. Mezarlıkta iki metrekare genişliğinde, iki metre yükseklikte esrarengiz beyaz bulut şeklinde bir ışık yanıyordu. “Acaba birisi mezarlığa el feneri düşürmüş olabilir mi?” dedim. Kendi el fenerimi alarak ışığa doğru yürüdüm. Yaklaştığımda ışık benden uzaklaştı. Korkmadım desem yalan olur. Dualar okuyarak ilerledim. Mezarlık çok taşlı olduğu için yürümekte zorlanıyordum. Yaklaştıkça ışık daha da uzaklaştı. Bir müddet sonra kayboldu. Bulunduğum yerde etrafıma baktım. Işık ilk gördüğüm yerde tekrar gözüktü. Yanına geldiğimde birden kayboldu.
 Eve geldim. Dönüp baktığımda ilk gördüğüm yerde yanıyordu, şaşırdım. Gördüklerim ne hayal, ne rüya, gerçekti. Bir müddet seyrettim. “Bu işte bir hikmet var.” dedim. Fatiha okuyup odama girip yattım. Fakat sabaha kadar uyuyamadım. Aradan yıllar geçmesine rağmen geceleri her dışarı çıktığımda o ışığı bir daha görür müyüm diye mezara bakıyorum.
              --------------------------------------------
            VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
           1955 yılında köyümüze Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Halk yediden yetmişe hoca gelirken hocayı karşılamaya giderdi.                Genelde Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer Arardık. Komşu köylerden bile gelen olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim okuyup bir ressam, ikinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım.İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim, bitirdim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi.Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim. İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu.
        Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         --------------------------------
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı ahşap bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider. Çok zaman orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı.        Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi.Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti.Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         ---------------------------------
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık.
          Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı.Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
          ---------------------------
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi. “Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler kaçmak istediğinde yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        ------------------------------------- 
        YOĞURDU DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’ta kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım. “Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım.
         Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurt başımdan aşağı döküldü.Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Küleğin birinde az yoğurt kalmıştı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm.
         Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu.Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İttepesi mahallesinde bir eve vardık.
          Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey yazıktır. Ücretini ver de gitsin. Baştan aklı başında bir hamal bulsaydın deyince niye bu delimi ki dedi.
          Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Kırk kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi. “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” dedim, dinlemiyordu.
         Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi.
         Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası
       Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağtarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu.“Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim.Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
               --------------------------------------------
            VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
           1955 yılında köyümüze Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Halk yediden yetmişe hoca gelirken hocayı karşılamaya giderdi.                Genelde Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer Arardık. Komşu köylerden bile gelen olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim okuyup bir ressam, ikinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım.İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim, bitirdim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi.Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim. İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu.
        Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         --------------------------------
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı ahşap bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider.
        Çok zaman orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi
          akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı.        Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi.Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti.
          Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         ---------------------------------
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık.
          Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı.Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik.
          Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi.
          Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
          ---------------------------
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi. “Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler kaçmak istediğinde yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        ------------------------------------- 
        YOĞURDU DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’ta kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım. “Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım.
         Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurt başımdan aşağı döküldü.Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Küleğin birinde az yoğurt kalmıştı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm.
         Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu.Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İttepesi mahallesinde bir eve vardık.
          Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey yazıktır. Ücretini ver de gitsin. Baştan aklı başında bir hamal bulsaydın deyince niye bu delimi ki dedi.
          Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Kırk kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi. “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” dedim, dinlemiyordu.
         Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi.
         Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası
       Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağtarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu.“Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim.Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
                                   ------------------------
                                     SON:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder