SON DAKİKA HABER     

( ŞİİR )

İKİ ŞEYTAN TÜREDİ:

Babacığım, sana şikâyetim var
Sen ölünce iki şeytan Türedi
İkisin de çağır ifadesin al
Sülalede iki şeytan Türedi

Söyle şunlara’ da yanına gelsin
Mirasçıyı çok rahatsız etmesin
Anama’da duyur oda öğrensin
Bizim kökte iki şeytan türedi

Biri takım taşın söker kaldırır
Birisi kavgacı hemen saldırır
İnsanın Başına Bela Aldırır
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Çekim karıştırmak, bunların işi
Bir ayak kazanmak hayali, düşü
Dünyaya tapmışlar bu iki kişi
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Yetimlerin Tarlasını Ektiler
İkisi bir olup takım söktüler
Ordan alıp başka yere diktiler
Bizim kökte takımcılar Türedi

Cumartesi gelir bahçe sulatmaz
Bu şeytanlar beni rahat bırakmaz
Bu davaya Muhtar aza bakamaz
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Biri yalan söyler biri destekler
Çekim kapanır mı ulan sinek’ler
Yakışır mı? Size koca İnek’ler
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Biri gitti mahkemeyle uğraştı
Çirkef’leri geldi bana bulaştı
Bunları görünce şeytanda kaçtı
Kökümüzde iki şeytan Türedi

Gece gündüz, açığımı ararlar
Bana sinsi- sinsi plan kurarlar
Sahtesi değildir gerçek şeytanlar
Bizim kökte iki şeytan türedi

Birisi çok şeytan, bulatır suyu
Şükür biri kayıp etti duyguyu
Bana rahat uyutmazlar uykuyu
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Şeytanlıkta bir birinden üstündür
Bacı Kardeş, senelerce küskündür
Bilenler biliyor sormayın kimdir?
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Bilemeyiz ne söyleyip ne yapsak
Bu dünya yalandır hey iki ahmak
Gözlerin doyursun bir avuç toprak
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Şikâyetlerimi bildirdim sana
Bu şeytanlar beni getirdi cana
Mirasını Zehir Ettiler Bana
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Âşık Ali’m durmaz şiir’ler yazar
Bu beyler şeytanın ezberin bozar
Bunlar orda burda kuyumu kazar
Bizim kökte iki şeytan Türedi

Âşık Ali Ataş

2 Kasım 2015 Pazartesi

Benim Yaşadıklarım (tümü)


            BENİM YAŞADIKLARIM

       ACI GÜNLERİM VE YILLARIM:
       22.04.1970 tarihinde eşim apandisit ameliyat oldu,
       15.06.1972 tarihinde bir aylık kızımı kaybettim,
       13.09.1986 tarihinde kardeşim Mehmet Ataş’ı trafik
        kazasında kaybettim,
        05.05.1989 tarihinde yeğenim Mustafa Ataş’ı trafik
        kazasında kaybettim,
        21.05.1989 tarihinde yeğenim Yaşar Onaran’ı
        kaybttim
        25.01.1996 tarihinde annemi kaybettim,
        14.01.1998 tarihinde babamı kaybettim,
        18.12.2001 tarihinde torunum Güler Dinler’i
         kaybettim, 
         06.07.2003 tarihinde kayınvalideyi kaybettim,
         01.04.2013 tarihinde kayınpederi kaybettim,
         09.10.2007 tarihinde sağ gözümden katarakt
          ameliyatı oldum,
         06.05.2008 tarihinde sol gözümden katarakt
         ameliyatı oldum,
         15.04.2008 tarihinde dünürüm MehmetYalçın’ı
         Kaybettim, 
         21.01.2010 tarihinde ablam Fadime’yi kaybettim,
         29.11.2010 tarihinde eşim Gaziantep araştırma
         Fakültesinde anjiyo oldu,
         31.12.2012 torunum Ergün çatı kurarken düştü sol
         Bileğini kırdı,
         17.01.2013 tarihinde eşim Ayşe Kahramanmaraş
         Necip Fazıl Kısakürek şehir hastanesinde safra
          Kesesinden ameliyat oldu,
         11.07.2014 tarihinde torunum Erdem’i elim bir
          Kaza sonucu 7 yaşlarında kaybettim,
          09.08.2015 tarihinde kardeşim Mustafa’nın biricik
          Oğlu yiğenim Mehmet Ataş, lakabına (ECO)
          Derlerdi. Kızandere göletinde boğularak hayatını
          Kaybetti.
          09.03.2016 tarihinde eşim Ayşe Kahramanmaraş
          Necip Fazıl Kısakürek şehir hastanesinde anjiyo  
          Oldu. 
         --------------------------
         AİLEM FAKİRDİ:
         Köyde iki katlı ahşap bir evimiz vardı. Alt katta sığırlarımız, üst katta biz otururduk. Evimiz çok genişti. Sobamız yoktu. Ocakta büyük odunlar yakarak tüm aile ateşin etrafına toplanır ısınırdık. Beş erkek, üç kız kardeş, anne, baba on baş Horantaydık. Yorganımız çiğitli pamuk, Döşeğimiz terzikırpıntıları, yastığımız mısır kabuğuydu. Üç beş kardeş üşümeyelim diye bir
      Yorganın altında bir birimize sarılır, tüm aile bir arada yatardık.Köyümüzde elektrik yoktu. Gündüz evimizin dışarıdan ışık alması için kedi girebilecek genişlikte delikten ışıklandırılırdı.Geceleri gazyağı lambası, lastik kırıntıları ve çırayla evimizi aydınlatırdık. Sabahları özel kahvaltımız olmazdı. Akşamyemeğimizden artan kalmışsa sabahleyin onu yerdik. Çayı şekeri bilmezdik. Dağlardan topladığımız bitki çaylarını tavada kaynatır, pekmez katar içerdik. Annem çok zaman komşuların ev işlerin yapmaya gider, beni de yanında götürürdü. Köyde su yoktu. Köyün bir tek pınarı vardı. O eve bakraçlarla pınardan su taşırdı. Evin işlerini yapar, akşam olunca ev sahibi anneme bir tepsi tarhana veya bulgur verir. Onu alır “Bu kadarına da şükür. Bugün yine sizleri aç koymadım.” diye sevinirdi.
           ---------------------------------
           ALKOLE BAŞLADIM:
           Bir köylüm ile Kahramanmaraş’ta bir oda kiraladık. Bir yıl beraber kaldık. Arkadaşım fabrikada çalışıyordu. Ben ayakkabı boyacılığı, hamallık, seyyar satıcılık yapıyordum. Bir gün arkadaşım beni yemeğe götürdü. Lokanta içkiliymiş. Burada içki içiyorlar. Biz niye geldik?” dediğimde “Bizde bir şişe şarap içer gideriz.” dedi. “Ben içmem.” dedimse de ısrar etti. Bir bardak şarap içtim. Kalan şarabı kendisi bitirdi. Garson para istedi cebinde parası da yokmuş. Şarabın parasını da yemeklerin parasını da bana ödetti. Yarın öbür gün derken alkole alıştım. Baktım uçuruma doğru gidiyorum, arkadaştan uzaklaştım. Alkol için yazdığım beddualı şiirimden bir dörtlük.
                            ---------------------------
                            Dilerim ocağı söne,
                            Bana şarap içirenin.
                            Bacasında baykuş döne,
                            Bana şarap içirenin.
                            ----------------------------         
          Bu şiirin devamını (Çağlayancerit) isimli şiir kitabımın (19) nolu sayfasından okuyabilirsiniz. Değerli okuyucularım bu olayı sizlere niye anlattım. Ben arkadaşı yanlış seçmişim. Bari siz gençlerimiz arkadaşınızı seçerken dikkat edin. Kendinize iyi arkadaşlar seçin. Kötü arkadaştan uzak durun.
            ---------------------------------------------
            AMERİKA RADYO VERMİŞTİ:
            1956 yılında Amerika köyümüze bir radyo, bir jeneratör vermişti. Radyoyu Keziban Hatun Camisinin yanında bir eve kurmuşlardı. Radyoyu köyde Lazoğlu diye biri vardı
       Muhtarlık ona teslim etti. Köyün iki mahallesine uzun kablolarla iki tane hoparlör kurdular. Bir tanesini taş köprünün başına kurdular. O kadar güçlü bir sesi vardı ki
       Öksüz Dağı’nın başında rahatlıkla dinlenirdi. Sanıyorum sade Ankara radyosu vardı. Günde bir saat yayın yapar, köylü dinlerdi. Yayın olmadığı zaman köyde sesi güzel olan Kör Hasan Hacı, Deve Ömer, Babuccu Hüseyin buna benzer kişiler gider, radyoda türkü söyler tüm köylü dinlerlerdi. Bir yıl sürmedi. Radyo bozuldu, muhtarlık tamire gönderdi. Bir daha Cerit’e gelmedi. Kaybolup gitti.
            -----------------------------------
            ADANA’YA GİDERDİK:
            Elci aracılığı ile köyün yüzde doksanı Çukurova’ya çapa vurmaya, pamuk toplamaya giderdi. Günümüzde bile Cerit halkının % 40’ı Çukurova’ya pamuk çapa işçiliğine gider. Rahmetli anam, ben, kardeşim üç kişi Adana’ya gittik.
Köyümüzün yolu yoktu. Yanımıza bir aylık yiyecek erzakımızla,
bir kat yatağımızı merkebe yükleyip köye yirmi beş kilometre
        Uzaklıktaki Haydarlı Durağına giderdik. İstasyonda bir hafta tiren beklerdik. Tiren gelir tüm ırgatlar kara vagonlara dolar bir gece, bir gündüzde Adana’ya varırdık. Otuz gün pamuk toplardık. Adana dönüşümüz gidişimiz gibi maceralı geçerdi. Kamyonlarla Bozlar Köyüne gelirdik. Babam iki merkep ile karşı gelir. Birine yükümüzü yükler, diğerine kardeşimle beni bindirir köye gelirdik.
          ----------------------------------
          AYAKKABIM YOKTU:
          Köyümüzde Kocaoğlan diye yaşlı bir kasap vardı. Bu kasap sığır keser, köylü de para olmadığı için harman zamanı ödemek şartıyla buğday ve arpa karşılığı et verirdi. Babam bu kasaba yardım eder, karşılığında sığırın kellesini, Ayaklarını ve karının alırdı. Kellenin derisini yüzer, ayaklarımıza çarık yapardı. Yaz kış giyerdik.
            -----------------------------
            AY TUTULMUŞTU:
            Bazı gecelerde ay tutulurdu. Anama sorardım. “Ayın ışığı neden kayboluyor.” dediğimde “Ayı bir yılan yutuyor” derdi. Ay tutulduğunda komşuların kimi tüfek sıkardı, kimi teneke çalardı. Hocalar ilahiler okurlardı. Babam Kur’an-ı Kerim okurdu. “Bunlar neden yapılıyor?” dediğimde “Yılan korksun kaçsın ayı yutmasın diye yapılıyor.” derlerdi. Bizler de inanırdık.
           -------------------------------
           ÂŞIKLIK MERAKIM:
           Köyümüzde zamanında Göy İbrahim Hüseyin diye bir âşık vardı. Bu âşık saz çalar türkü söylerdi. Âşıktan çok etkilendim. Bende de saz çalma merakı başladı. Sazım yoktu. Evden ceviz çalıp bakkala sattım. Beş kiloluk bir vita yağı aldım.
       Yağı dereye döktüm. Teneke kutunun üzerine ince bir tahta yapıştırıp, bir kenarına da kol takıp, tenekeyi saz haline getirdim.
        Tel takıp çalmaya başladım. Babam saz çalmama izin vermezdi. Bir müddet uğraştım.Sonunda birkaç makam çalmayı öğrendim. Biriktirdiğim harçlıklarımı verip Mustafa Yurtal’dan iyi bir saz aldım. Saz çaldığımı duyan köyün bazı örümcek kafalı insanları babama saz çalmanın günah olduğunu, öldüğümde cehennemde yanacağımı söylemişler. Babamın korkusundan sazı komşularda saklardım. Ara sıra eve getirir çalardım. Bugün evde saz çalarken yakalandım.“Nerden aldın o sazı?” dediğinde emanet aldım diye yalan söyledim. “Götür Sahibine teslim et. Yoksa kırarım, haberin olsun.” dedi. Sazı bir müddet komşularda saklayıp eve getirmedim. Aradan çok zaman geçmedi. Yine yakalandım. “Ben sana saz çalmanın günah olduğunu söylemedim mi?” diyerek sazımı elimden alarak duvara çalıp kırdı. Velhasıl babam bana çocukluğumu rahat yaşatmadı. Ne yaptımsa karşı çıkardı.
         BABA DEDİM:
         Çocukluğumda köyümüze katırlarıyla çeşitli kitaplar satan Darendeliler gelirdi. Köprübaşındaki Karaveli Ali’nin kapısına sergi açarlardı. Kitapların etrafında dolaşır, isimlerin okurdum. Kitap okuma merakımı bilen yaşlı Salman K. amca “Ali bana baba de sana istediğin kitapları alırım.” dedi. Hiç tereddüt etmeden Salman amcaya “Baba!” dedim. Bana dört tane kitap aldı. Kitapları aldım, sevinerek eve geldim. Babam evdeymiş “O kitapları nerden aldın?” dedi.“Salman amcaya baba dedim o aldı.” dediğimde sinirlendi. Kitapları elimden aldı kimini yırttı, kimini ateşe atıp yaktı. Bana da iyi bir dayak attı. Hacı dayımda kitapların olduğunu biliyordum. Dayıma gittim. Dayımdan birkaç kitap aldım. Dayım ile beraber eve geldik. Babam yine evdeydi.Kitapları elimde görünce“Bu defa kime baba dedin?” deyince dayım korkma kimseye baba demedi “Kitapları ben verdim. Okusun sonra alırım.” dedi. Ve bir müddet dayımın kitaplarını okudum.
           BALI YEMEZDİK:
           Zamanında babamın otuza yakın kara kovan arısı olurdu. Şimdikiler gibi babam petekleri eliyle kovana koymaz, arılar kendisi yapardı. Şeker şerbeti vermezdi. Tükenmez balımız olurdu. Babam balı esnaflara verirdi. Yerine helva alırdı.Yemeklerden sonra anam bize birer dürüm helva verirdi. Zevkle yerdik.
            BAŞIMA GELENLER:
            Daha önceleri nüfus cüzdanım defter halindeydi. Soyadımın Ataş olması bana kaba geliyordu. (A) harfin sildim. Yerine (E) harfin yazdım. Soyadım kabalığın yitirdi. Ateş oldu. 27.11.1968 tarihinde Ali Ateş olarak askere gittim. Yirmi dört ay askerlik yaptım. On yıl sonra nüfus cüzdanımı değiştirdim. 
          Soyadım yine Ataş olarak yazıldı. Nüfus müdürüne “Soyadım niye Ataş oldu?” dedim.Müdür “Defterdeki neyse biz onu yazdık.” dedi. Köyümde esnaftım emekliliğim gelmişti Bağ-Kur benden askerlik şubesinden evrak istedi. Şubeye gittim. Görevli askere  nüfus cüzdanımı verdim. “Soyadınız defterde Ateş, nüfus cüzdanınız da Ataş yazılı.” diye asker bana evrakı vermedi. Askere kafa tuttum. Komutan bizi yanına çağırdı. Meseleyi anlattım. Deftere yanlış yazan askerlere kızdı. “Komutanım askerlere kızma ben (A) harfini silip yerine (E) yi yazdım.” deyince “Peki, bunun suç olduğun bilmedin mi?” dediğinde “Suç olduğunu bilsem yapmazdım. Yaptığımın suç olduğunu otuz yedi yıl sonra anladım.” Dedim. Komutan “Nüfusa git aile nüfus kayıt örneğini getir. İstediğin evrakı verelim.” dedi. Cerit nüfus müdürlüğünden aile kaydımı alıp şubeye vardım. Evrakı alıp Bağ-Kur müdürlüğüne götürdüm. Böylece emekli oldum. Değerli okuyucular bu suçu ben bilmeden işledim. Siz yapmayın. Bir başka harf de sizin başınızı ağrıtabilir. 
          ----------------
          BİR ANIM:
          İlkbahar gelince Biçme Holu’a göçerdik. Ben on bir yaşlarında idim. O köyün o tarihlerde ünlü su değirmenleri vardı. Köye göçmeden önce öğütülecek arpa, buğday ne varsa merkeplere yükleyerek babamla un öğütmeye gittik. Değirmenin yolu köyün içinden geçiyordu. Köyde babamın tanıdığı bir aile varmış. Evin önünde durduk. Kapıda duran gelin mi, kız mı biri vardı. Babam kıza babasının evde olup olmadığını sordu.Kız cevap vermeden kaçtı, içeri girdi. Bekledik, dışarı çıkmadı. Babam “Ne görgüsüz insanlar var. Cevap vermeden içeri gitti.” dedi. Çocukluğumda bu olay hafızama kazınmıştı. Yıllar sonra şöyle bir şiir yazdım.
                             -----------------------------
                             Ardıçlardan karga uçar,
                             Avcı vurur kanın saçar,
                             Görgüsüz insandan kaçar,
                             Küçükcerit’in güzelleri.
                              ------------------------------
             Şiirin devamı 2. şiir kitabım Anlatamadım’ın otuz ikinci sayfasındadır. Bu şiir ile birlikte her köyün güzeline de Şiirler yazdım. Bu şiirimi sazımla dile getirmiştim. Kasetim her köye gitmiş. Görgüsüz şiirim o köyün kızlarının bazılarının zoruna gitmiş. 1984 yılında Köyde bir ailenin evinin elektrik tesisatını yapıyordum. Evde bir yaşlı teyze, bir de kızımı, gelini mi biri vardı. Teyze nereli olduğumu sordu “Cerit’liyim.” dedim.
Kız “Ağabey sana Cerit’li birini sorsam bilir misin?” dedi. “Sor.” dedim. “Sizin köyde (Âşık Ali) diye biri varmış.” “Var.” dedim.  
       “Görürsen benden o terbiyesize söyle. Aşıkmıymış neymiş bizim köyün kızlarına görgüsüz demiş. Biz görgüsüz müyüz?” deyerek beddua ediyordu. “Bacı o şiir şimdiki mesele değil. Kırk yıl öncesine ait bir şiir. Tamam dediklerinizi o aşığa söylerim dedim.” Annesi kızdı. “Elin adamına beddua etme. Akrabası filan olur ayıp olur.” dediyse de dinlemedi. Bedduaya devam ediyordu. “Size görgüsüz diyen âşık elinize geçse ne yapardınız” dediğimde “Onu boğarım.” dedi. “Buyur işte o âşık benim.” dedim “olamaz” dedi. Annesi “Ben sana akrabası filan olur dedim dinlemedin Adamın yüzüne karşı beddua ediyorsun.” deyince koşup başka bir odaya girdi kapıyı içerden kilitledi. Ben o evden gidinceye kadar dışarı çıkmadı.
       ---------------------------------
       BİLGİSAYAR ALDIM:
       2004 yılında bilgisayar ve internet ile tanıştım. Hasan Üstgül isimli bir dostumun adıma yaptığı (http://www.atasali.com) adlı sayfayı kısa zamanda dünyaya tanıttım. İlçemin tanınmasına büyük katkıda bulundum.Şiirlerimi ve günlük haberleri web sayfama yazarak yayımlama imkânı buldum. Dünya insanları Çağlayancerit’i ve Âşık Ali’yi daha yakından tanıdılar. Halkla iç içe oldum. Şiir yazmaya ve ilçem ile ilgili yazılar ve makaleler yazmaya devam ediyorum.
        ------------------------------------
        BİR YUDUM ÇAY İÇTİM:
        İlkokul dördüncü sınıfa gidiyordum. Hem okul harçlığımı kazanıyorum, hem aileme katkım. cumartesi, pazar günleri Mahallelerde ayna, tarak, iğne, cıncık boncuk satıyordum. Yıl 1959 18 Mayıs gecesi rüyamda baltayı alıp sözüm ona merkeple Yalağa’ya oduna gittim. O tarihte yalağa’da çok çam ağaçları vardı. Çam ağaçlarının içinde, Bılız ve Kalaycı lakaplı Ahmet Yurtal isimli amcayla karşılaştım. Çamların arasında ateş yakmış mavi ve kirli bir çaydanlıkta çay demliyordu. Beni yanına çağırdı. Vardım. Öyle bir çay demlemiş ki simsiyah içileceği yoktu. Çaydanlığı ateşten aldı, su bardağına çayı doldurdu, bana uzattı. Bardak çok kirliydi. Sıcak ve kirli diye bardağı almadım. “Korkma! Sıcak değil.” diyerek bardağı elime değdirdi. Gerçekten bardak buz gibiydi. Şaşırdım. Bardağı aldım.“Ahmet amca bu içilir mi?” dedimse de çayı bana içirmeye çalıştı. Bir yudum alabildim. Geriye kalanın döktüm. Aldığım bir yudum ile sarhoş gibi oldum. Ayakta duracak halim kalmadı. O anda uyandım ki rüyaymış. “Yarabbi! Sana şükür.” dedim. Uyandığımda ayakta durur halim yoktu. Başım dönüyordu. Kalktım elimi yüzümü yıkadım. Tekrar yattım. Uyuyamadım. Sabahı zor ettim.Sabah kalktığımda kahvaltımı yapmadan okula gittim. Öğretmenime rahatsız olduğumu söyledim. İzin alıp eve geldim.
          Bu rahatsızlık bende bir müddet devam etti. Yemek yiyemedim. Anam bana kızdı. Gördüğüm rüyayı olduğu gibi anama anlattım. Şaşırdı. “Öyle iş mi olur? Rüyada içtiğin çay sana zarar vermez. Akıllı ol!” dedi. Anamı inandıramadım. Sonra şiir yazmaya başladım. O gün bu gün yazmaya devam ediyorum.
       -------------------------------
       BURNUN KIVIRMIŞIM:
       1972 yılında kendi kendime radyo tamirciliğine başladım. Bir yıl içinde radyoculuğu A dan Z ye öğrendim. Gündüz yaptıklarım gece rüyama girerdi. Rüyamda radyonun düğmesin kıvırıyorum zannederek hanımın burnunu kıvırıyormuşum. Hanım “Sen ne yapıyorsun?” diye beni uyardı.
         “Radyonun anahtarı bozulmuş açmaya çalışıyorum.” dedim. “Burnumu kıvırıyorsun, acıttın.” dedi. Radyocululuğumda böyle bir olay yaşadım.
          ---------------------------
          ÇIRAK DURDUM:
           İskenderun çarşısında şiir satıyordum. Bir marangoz ustası “Şiir satmayı bırak, haftalığın iki buçuk lira yanımda çalış.” dedi. Ustanın teklifini kabul edip işe başladım. İş yeri denize yakındı. “Yatacak yeriniz yoksa şurada küçük tahta kulübemiz var. Burada yatarsın.” dediğinde sevindim. Yatağım filan yoktu. 
Bir savanın arasında yatardım. Fazla eski elbiselerim yastığımdı. Bir hafta kadar marangoz da çalıştım. Çalışmaktan yorulmuş olmalıyım ki gece beni kulübeyle götürüp, denizin kenarına koymuşlar. Uykumun arasında bazı sesler duyuyordum, uyandım. Üstüm ıslanmış. Kulübe denizin kenarındaydı. Dalga kulübeye vuruyordu. Gece saat üçtü. Yataktan kalktım. Islak elbiseyle dışarıya çıktım. Dışarıda sabahladım. Korkumdan ustanın yanına gidip paramı da almadım. Oradan kaçtım. Gaziantep’e gidecektim. Yol param yok. Bir otobüse bindim. Biraz gidince muavin para istedi. “Yok!” dedim. “Paran yokta niye bindin?” diye bana kızdı. Şoför görmüş, muavini yanına çağırdı ve kızdı. “Parası yoksa beleş gitsin.” dedi. Antep’e indiğimizde şoför beni yanına çağırdı. “Nerelisin yiğit?” dedi. “Maraşlıyım.” dedim. “Harçlığın filan var mı?” diye sordu, Seslenmedim. Nere gideceğimi sordu. Maraş’a dedim. Yemek paramı da verdi. “Git karnını doyur gel.Seni Maraş’a göndereyim.” dedi. Karnımı doyurup geldim. Şoför, tanıdığı bir şoföre “Bu yiğidin parası yokmuş. Ben İskenderun’dan getirdim. Sen de Maraş’a götür.” dedi. Kendi kendime
        “Demek ki dünyada merhametli insanlar tükenmemiş. Allah böyle insanlardan razı olsun.  Böyle insanları dünyada daima var etsin.”dedim.
                                     -----------------------
        DONUYORDUK:
       Yıl 1967, 28 Şubat mevsim kış. Beş arkadaş, Pazarcık’tan bir cip kiraladık Bozlar Köyüne gelebildik. Bozlarda kırk santim kar vardı. Şoför devam etti. Fıstık ağacına kadar zor geldik. Cipi bin bir rezillikle geri çevirdik. Karda kışta yayan yürüyerek tuttuk Cerit yolunu. Beş yüz metre kadar ilerledik. Önümüz sıra bir anne üç kızı ile beraber, yürüyorlardı. Kızlardan büyüğü Menekşe öğretmendi. Onları tanımıyordum.Hayırdır yolculuk nereye dedim Cerit’e dediler. Kar yağıyor tipi fırtına esiyor siz bu günde nasıl yola çıktınız donarsınız dedim. Beraber geldiğimiz arkadaşlar burada bizden ayrıldılar. Arkadaşlar bu bayanlar ne olacak dediğimde “bize ne bizimle mi geldiler biz kendimizi kurtarırsak yeter deyip yürüdüler.” Bense yalnız bırakamazdım.
       Çünkü ortalık felaket kış beraber gidelim ölürsek de beraber ölelim dedim. Yüz metre İleride iki avcıyla karşılaştık onlara da durumu anlattım biz Öleceğiz yardım edin dediğimde “biz çok yorgunuz sizi bekleyemeyiz deyip avcılarda gittiler.” Kar kalınlığı iki metreyi geçiyordu. Küçük kız yorulmuştu. Kızı hopuma aldım Menekşe öğretmen ve annesi ayakkabıları ellerine alıp ayak yalın yürüyorlardı. Çünkü çok kötü kar yağıyordu karşımızdan fırtına esiyordu. Yürümeye halleri kalmamıştı.
        Ben olmasaydım donup öleceklerdi. Velhasıl beşimizde donup ölmeden kurtardık. Ne hallerle aksuya yetiştik. Bayanları orada Derviş Ali emmiye bu gün bayanlar sizin misafiriniz dedim. Yarın at veya katır kiralar gelirler dedim. Yarın olduğunda anne ve kızı menekşenin ayaklarının su topladığını öğrendim. Böylece hem kendi hayatımı hem dört kişinin hayatını kurtarmış  Oldum. Aksudan tek başıma yayan yürüyerek akşam namazı Ak dere’ye geldim. Bir eve misafir oldum. Sabah kalktığımda kar iki buçuk metreyi geçmişti. Karda yürümek imkânsızdı. Ulu Dereyi tercih ettim. Sularsa coşuyordu. Bazı yerlerde suyun kenarından bazı yerlerde suyu geçerek bir saatlik yolu 8 saatte Cerit’e geldim. Ogün benimle yolculuk eden dört arkadaşın üçü ve iki avcı vefat ettiler. Kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum…
          --------------------------------
          ELEKTRİK ÜRETTİM:
          Bahar aylarında Biçmoluk’a göçerdik. Kabak Tepe’de ahşap bir evimiz vardı. Tepede gece ve gündüz rüzgâr eksik olmaz. Babama “Eğer kırmayacaksan ben elektrik üreteceğim.” dediğimde “Ne elektriği lan. Nasıl yapacaksın.” dedi. “Kırmayacağına söz ver gerisine karışma.” dedim.
         Babam “Tamam.” dedi. Bisiklet dinamosunun elektrik ürettiğini biliyordum. Dinamoya iki tane kanat taktım. Evin önündeki ardıç ağacına monte ettim. Çıkışına kablo bağlayıp içeri götürdüm. Ucuna küçük 6 voltluk ampul taktım.
         Dinamo dönmeye başladığında ampul yanıyordu. Sevincimden hopluyordum. Rüzgâr hızlı estikçe ampul daha parlak yanıyordu. Böylece yaylada geceleri evimizi dinamoyla aydınlattım. Bir kaç yıl dinamonun ışığında oturduk. Böylece gaz lambasının kokusundan kurtulmuş olduk.
          ---------------------------
           EVDEN KAÇTIM:
           Saz çalmayı iyice öğrenmiştim fakat babamın korkusundan komşularda çalıp söylüyordum. Biliyorum sazım babamın eline geçtiği anda kırar. Duyduğum her makamı çalıyorum. Bir gün sazı alıp eve geldim. Kardeşlerimin gözcülüğünde çalıp söylüyordum. Babam aniden eve geldi. “Ben seni kaç defa uyardım? Daha saz mı çalıyorsun?” deyip sazımı alıp duvara çaldı kırdı. Sazımın kırılmasına dayanamadım. O gece evden kaçtım. Köyün yolu, arabası yok. Otuz kilometre yolu yayan yürüyerek akşam namazı asfalta vardım. Bir yük kamyonuna binip Kahramanmaraş’a vardım. Şehirde kimseyi tanımıyorum. Yatacak yerim de yok. Birilerine sordum.
          Bana bir yer tarif ettiler, gittim. Tarif edilen yer Sarayaltı mahallesinde Hüseyin Emminin hanıymış. Bir yıl bu handa kaldım. İşsizdim. Param yoktu. İnşaatlarda çalıştım. Hamallık, ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık ve fotoğrafçılık yaptım. Şiir yazıyordum.Yazdığım şiirleri matbaalarda çoğaltarak çarşıda, mahallede satıp günlük ekmek paramı kazanıyordum. Kendime iyi bir saz aldım. Şiirlerimi satarken çok zaman sazım yanımda olurdu. Bulunduğum müsait ortamlarda çalar söylerdim. Taşlamacı bir şair idim. Bu halim dinleyenlerin çok hoşuna giderdi. Özel bir albümüm yok. Teyp kasetlerine kendi eserlerimiokudum. Âşık Mahsuni’nin birçok eserlerini okudum. Halkım beni  (Âşık Ali) olarak tanıdı.
            ----------------------------
            EZAN OKUTMADI:
            Camiye geldim. Vakit akşam namazıydı. Ezan okumak istedim. İmam bana ezan okutmadı. Sabah namazı için camiye geldim. Ezan okuyacaktım. İmam bu defa da minarenin kapısını
Kilitlemiş. Ezan yakındı kendisi gelip kapıyı açtı.Ezanı okudu. İmamın bana karşı davranışı zoruma gitti.Bir zaman çocukluğumda camide Kur’an okurken tökezledim. Dışarı çıktığımda yaşlı bir amca kulağımı çekiyordu. Kimin oğlu olduğumu sordu ve bana iki tokat attı. Ondan sonra namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Bu defa da altmış üç yaşımda yine benzer olayı yaşadım. Bir daha ezan okuyup müezzinlik yapamadım. İmamın arkasında namaz kılmamak için başka camilere gittim. Bu imam gibi olan imamları her nerede varsa
        Kınıyorum. Camiye cemaati imam toplar. Bizim imam da camiden cemaati kaçırır. Bu imama birkaç dörtlük yazmadan edemedim.
                              --------------------------
                              İyi değil gönül kırmak,
                              İki gözüm oldu ırmak,
                              Minareye kilit vurmak,
                              Yakıştı mı sana hocam. 
                               -------------------------
       Şiirin devamını 4. şiir kitabım (Dinlemediler) in 201 nolu sayfasından okuyabilirsiniz.
         ---------------------------------------
        FOTOĞRAFÇILIK YAPTIM:
        1964 yılında Maraş’ın Bitpazarı’ndan tahtadan yapılmış bir fotoğraf makinesi satın aldım. Makine elektriksizdi. O zaman Maraş’ta birçok fotoğrafçı bu tip makineyi kullanıyorlardı. Ulu Caminin yanında Ali Usta diye bir fotoğrafçı vardı. Bana kısa zamanda fotoğraf yapmayı öğretti. Köye geldiğimde bir müddet bu makineyle fotoğraf çektim. Sonra Ali Ustanın tavsiyesi üzerine üstten bakmalı Jüpiter marka fotoğraf makinesi aldım. Filim dolunca Ali Ustaya götürür yaptırır gelirdim. Fotoğraflarımı yapan Ali Usta bana filim banyo etmeyi, fotoğrafı karta basmayı Öğretti. Ustama hep dua ettim. Ölmüş ise Allah rahmet eylesin. Köyde elektrik yoktu. Bir agrandizör makine, bir de jeneratör aldım. Ali Ustanın sayesinde çektiğim fotoğrafları köyde kendim yapmaya başladım.
           ------------------------
           FM MİKROFON:
           Yıl 1973. Arkadaşım Almanya’dan bana bir FM mikrofon getirmişti. Yayın sahası açık alanda beş yüz metre, kapalı alanda yüz metre idi. Arkadaşım “Bu mikrofonun Türkiye’de kullanımı yasak.” dedi. Arada bir köye jandarmalar gelirdi. Jandarma haberini aldığımda mikrofonu saklayacak yer arardım. Müzevirin biri beni jandarmaya ihbar etmiş. İki jandarma, bir Astsubay iş yerime geldiler. “Sende telsiz varmış, çıkart.” dediler. “Yok!” dedimse de dinlemedi.Mikrofonu sakladığım yerden getirdim. Astsubaya verdim. Hakkımda zabıt tuttu. Zaptı imzalamadım. “Bizimle karakola gideceksin.” deyip beni yanlarına aldılar. Kazıklı Dağı’na kadar yürüdük. Astsubay beni dağda sorguya çekti. Mikrofonu nereden aldığımı ne için kullandığımı sordu. Almanya’dan bir arkadaşımın getirdiğin söyledim. “Hadi geri dön evine git.” dedi. “Komutanım bu soruyu köyde sorsanız da beni
         Altı kilometre yormasınız olmaz mıydı?” dedim. “Yürüdünse ayakların mı aşındı. Sana spor yaptırdık.” dedi. Mikrofonu da vermedi alıp gitti.
     GAZYAĞI SİNMİŞTİ:
      İlk defa Erinci Obasına elektrik gelmişti. Cerit halkının çoğu bu insanlara güldüler. “Erinci dağ başı kışın kar yağar, teller kırılır, elektrikler yanmaz. Boşa masraf edip evlere elektrik çektiriyorlar.” diye insanlarla alay ettiler. Erinci Obasında Mehmet Çetinkaya’nın evinin elektrik tesisatın yaptım. Saat panosun yerine takıyordum.Yanımda üç beş kişi beni seyrediyorlar. Ev sahibi Mehmet amca yanıma yaklaştı. “Burnuma kötü bir gaz yağı kokusu geliyor.” dedi. Ben hiç farkında değilim çalışıyorum. Ceketimi koklayarak “Ali’nin üstü kokuyormuş.” dedi. Ben şaşırdım. Gazyağı kokusu da neymiş.” dedim. Sonradan anladım. Cerit’e elektrik gelmeden Erinci Obasına geldi. Bizim evlerde gazyağı yanıyordu. Meğerse latife olsun diye bana takılmıştı. Amma adamlar haklıydı.
        ------------------------------
        GÜVERCİN VURDUM:
        Gençliğimde av meraklısıydım. Babamın uzun namlulu, kapsülle çakmaklı bir tüfeği vardı. Çok zaman babamdan izin alarak, bazen de babamdan habersiz keklik ve cırık avına  Giderdim. Her gün birkaç cırık vururdum. O yıllarda kar çok yağardı. Cırıklar sürülerle gezerdi. Bir gün güvercin avına gittim. Şimdiki kaymakamlık binasının orada bir sürü güvercine rastladım. Pusuya yatıp beklerken güvercinler sürüyle geldiler. Molla Halil’in evinin süyüklerine kondular.Orda iki güvercin vurdum. Sevinerek eve geldim. Babam “Bunlar ne?” dedi. “Güvercin.” dedim. “Bunları vurmanın günah olduğunu bilmiyor muydun?” dedi. Babam beni iyi bir dövdü.“Bu kuşların günahından Yusuf Amcan gözünün birini kaybetti. Yarın sen de kör olursan görürsün.” dedi.İçime bir korku girdi. O gece rüyamda kafama silah patladı. Ağlayarak uyandım. Babam “Ne oldu ne var?” dedi. “Kafama silah patladı.” dedim. “Ne silahı yat yerine.” dedi. Sağ yanağımdan ılık, ılık kan akıyordu. Babam kalktı, gazyağı lambasının ışığını az açtı.  Sağ kulağımın kenarı kanıyordu. Kanları sildi.“Oku, üfür, yat.” dedi. Sabah uyandığımda sağ suratımda hafif bir çizik vardı. Bu olaydan sonra tövbe edip avı birden bıraktım.
            ------------------------------------------------
            HALAMIN BEDDUASI TUTMUŞTU:
            İlkbaharda erik yaylasına göçerdik. Evkozu’nda elma bahçemiz vardı. Anam beni haftada bir gün bahçeyi sulamak için köye gönderirdi. Bana sıkı sıkı tembih ederdi. “Bahçede kimin tavuğunu görürsen vur, öldür.” derdi. Bir gün bahçeye geldiğimde halamın tavukları bahçede yayılıyorlardı. Elime taşlar alarak tavukların peşinden koştum.
          Halam “Tavuklarımı öldürme!” diye yalvarıyordu. Bahçede halamın iki tavuğunu öldürdüm. Bana çok kötü beddua etti. O arada dut yemek için bahçemizdeki dut ağacına çıktım. İki dakika geçmedi.
          Bastığım dal kırılınca duttan aşağı düştüm. Sol gözümün üstü, kaşım yaralandı. Beni kanlar içinde gören halam ağlayarak üzerime kapandı. “Ağzım kitlense de beddua etmeseydim.” diyordu. Bir taraftan yaramı temizliyordu. Yarayı temizleyip tuzlu yağ bastı. Halam ağlıyor, ben ağlıyorum anladım ki bedduası beni tuttu. Halamın bana karşı bu insancıl davranışı hala beni kahreder. Kaşımın üzerindeki yaram iyileşmeden iki arkadaş kayalıklara tutkal yazmaya gittik.
          Üçümüz birlikte kayalıklarda bulunan incir ağaçlarının yapraklarını kopartıp, sütünü beyaz bez üzerine akıtıp, güneşe serer kuruturduk.Kuruyunca parçalara kesip dağda davar otlatırken keçileri sağar sütünün içine atar, teleme çalar yerdik. Ama fırtına ortalığı yıkıyordu. Rüzgâr beni kayadan attı. Kafamın sağ tarafı yarıldı. Elimle yarayı yokladım. Deri yırtılmış, kafamın kemiğine parmaklarım değiyordu. Arkadaşlarım beni bırakıp kaçtılar. Bu mu arkadaşlık. Kanlar içinde haymalara geldim. Kafamı su oluğuna soktum. Su kıpkırmızı kan oldu. Beni gören yaşlı Mehmet Amca “Sen bu suyu neden kirlettin?” deyip halime bakmadan beni dövdü.               
          Kanlar içindeydim. Ağlayarak eve geldim. Halimi gören annem bayıldı. Komşular biraz sonra annemi ayılttılar. Ne olduğunu sordu. Kayadan düştüğümü arkadaşların beni bırakıp kaçtıklarını söyledim. Beni doktora götürmediler. Hacı dayım geldi. Kafamın kanını temizleyip, yaraya tereyağı ile tuz basıp üzerini bir bez ile sardı. Bir gün sonra kafam balon gibi şişti. Komşular benden ümidin kesmişler. “Bugün yarın ölür.” demişler. İyileşmem üç ay sürdü. Öldürmeyen AllahÖldürmezmiş. Yaşayıp gidiyoruz. Başıma gelen bu olayda yine halamın bedduasının payı olduğun düşünüyorum. Siz siz olun da sakın kimseden beddua almayın.
         --------------------------------        
         İLK DEFA SEVMİŞTİ:
         Köyde çok zengin bir aile olmasak ta orta halli bir aileydik. Babam çiftçilik, marangozluk, arıcılık yapardı. Biz sekiz kardeş hiç anne baba sevgisi görmedik.
        Babam bizlere çok baskı yapardı. 10 yaşıma girmiştim. Birinci sınıfa gidiyordum. Bir akşamüstü okuldan geldim. Babam beni kucağına alarak yanaklarımdan öptü, bağrına bastı diye sevinçten havalara hopladım. O gece sevincimden uyuyamadım. Diğer kardeşlerimi sevdiğini hiç görmedim.
                          -------------------------------------------
           KARAKOLA GÖTÜRÜLDÜM:
           Kahramanmaraş’ta kapalı çarşıda şiir satıyordum. İki kişi geldi. Şiirlerimi elimden aldılar. “Biz polisiz bizimle karakola geleceksin.” dediler. “Tamam!” dedim. Kıbrıs meydanında bir cipe bindirildim. Valilik binasına götürüldüm. Beni üçüncü kata çıkardılar. Girdiğimiz kapının üzerinde baş komiser yazılıydı. Polisler “Aradığınız kişiyi getirdik.” dediler.
          Kalın gözlüklü yaşlı biri oturuyordu. “Otur bakalım yiğit.” dedi. Adam işiyle meşguldü. Arada bir gözlüğün üstünden bana bakıyordu. “Emmi beni bura niye getirdiler?” dedim. Komiser “Sen dağdan mı geldin? Ne emmisi ben komiserim. Suçun varmış getirdiler. Bir daha bana emmi deme.
        Komiserim de.” dedi. “Tamam, emmi.” dedim. “Benimle dalga mı geçiyorsun? Şimdi seni tutuklarım.” dedi ve nereli olduğumu sordu. “Cerit’liyim.” dedim. “Cerit’linin hepsi senin gibi yobaz mı?” dedi.
        “Emmi kelimesine dilim alışmış emmiden başka bir şey Diyemiyorum. Yine “emmi bana istediğini söyle amma Cerit halkına hakaret etme onların suçu ne.” Dedim. “Bak hele bak!” deyip iyice kızdı. Öfkeyle “Sen ne iş yapıyorsun?” dediğinde “Şairim şiir yazar, satarım.” dedim.
          “Şiirlerinin altında Âşık Ali yazıyor. Bu âşıklığı nerden aldın?” dedi. “Halk öyle diyor.” dedim. “Her şiir yazan âşık mı olurmuş kime âşıksın?” dedi. “Tabiata, insanlara, güzel olan her şeye.” dedim. “Âşıksan al kalemi bana bir şiir yaz bakalım.”  deyince “Kaleme kâğıda gerek yok:” deyip hazır cevap olarak aşağıdaki dörtlüğü okudum.
                           ------------------------------------
                           Çarşıdaydım alıp geldi polisler,
                           Getirip karşına diktiler beni.
                           Küçükleri azarlamaz büyükler,
                           Vurdular kırdılar döktüler beni.
                            ------------------------------------
        “Anladım evladım teşekkür ederim. Bu şiiri önceden mi hazırladın?” dedi. “Şimdi aklıma geldi söyledim.” deyince “Tamam evladım anladım. Senin suçun yok. Seni bana getirenler suçlu, gidebilirsin. Ara sıra bana uğra çayımı iç.” dedi. Şiirin Devamı (Düşünüyorum) İsimli kitabımın (000) sayfasındadır.
            ---------------------------------
            KEKLİK AVINA GİTTİM:
            Bir gün sabah kalktığımda bir metre kar yağmıştı.O yıllarda dağlarda keklik çok olurdu. Köyün avcıları ile ayak yalın keklik avına gittim. Akşama kadar keklik peşinde koştum. Akşamüstü Ozanlılar yurdunda bir keklik tuttum. Ayak yalın gezdiğimi değmişti. Vakit akşamdı kekliği alıp eve getirdim.
          Babam kekliği nerden aldın deyince “Avcılarla ava gitmiştim. Ben tuttum.” dedim. Ayakkabımın olmadığını biliyordu. “Ayak yalın mı gittin?” dedi seslenmedim. “Yarın ayakların şişerse sana sorarım.” dedi. Ayaklarım umurumda mıydı? Et yiyeceğiz diye seviniyordum. Anam kekliği kestirdi, tüylerini yoldu, pişirdi. Birer lokma yedik. Sabah kalktığımda. Ayaklarımın altı su toplamıştı. Yürüyemiyordum. Anam babama duyurmadan ayaklarıma kına sardı. Dört günde zor iyileşti. Babamın dediği doğruymuş sonra anladım.
        --------------------------------------------------
        KATARAKT AMELİYATI OLDUM:
        Yavaş yavaş gözlerim görmez oluyordu.
Kahramanmaraş’a Uğur Göz Hastanesine gittim. Muayene sonucu. Katarakt ameliyatı olmam gerekiyordu. 9 Ekim 2007 tarihinde Doktor Atilla Kilitçioğlu sağ gözümü ameliyat etti. Katarak ilerlemişti, ameliyat elli beş dakika sürmüştü.Ameliyattan sonra gözüm yirmi gün hiçbir şey görmedi. Her yer bembeyazdı. Yirmi bir gün sonra yavaş yavaş görmeye başladı. Bir baktım sol gözüm ağlıyordu.
         “Gözüm sana ne oldu da ağlarsın?” dediğimde “Nasıl ağlamayım. Altmış yıl beraber yaşadığım kardeşimi ameliyat ettiler. Yarın sıra bana da gelecek. Seni defalarca uyardık. Kardeşimin görüş mesafesi günbegün azalıyor. Çaresine bak dedik. Bizi dinlemedin. Daha doğrusu kardeşime değil de senin ihmalliğine ağlıyorum.” dedi.
           Bu defa sol gözümü Yenişehir Devlet Hastanesinde, 06 Mayıs 2008 tarihinde ameliyat ettiler. Ameliyatım on beş dakika sürdü. Ameliyatlarımda hiçbir ağrı ve acı hissetmedim. Her iki göz ameliyatımda bana emeği geçen Sayın doktor Atilla Kilitçioğlu ve Yenişehir Devlet hastanesi baş hekimi Sayın doktor Mahmut Nedim Şerefoğlu'na, ayrıca göz kliniğinde çalışan tüm personele teşekkür ediyorum.
           ---------------------------------
           KAR ALTINA TÜNEL:
           Evimizde inek ve öküzler beslerdik. Kışın kardan dışarı çıkartamazdık. Sığırlarımızı kışın kar eritir sulardık. Çok zaman tarihi taş köprünün yanındaki pınarda sulardık. Kışın kar çok yağardı. Evlerden atılan kar sokakları doldurur,
          Gidecek yol olmazdı. Babam bir hafta çalışarak damlardan atılan yığmaca Karların altına tüneller açtı. Sığırlarımızı bu tünelden götürür
        Sular, aynı tünelden geri dönerdik. Komşulardan bazıları da tünelin kenarını delerek, sığırlarını bu tünelden pınara götürür sularlardı.
                                   -------------------------
       KIRMIZI POSTAL:
       1955 yılında Erik Yaylası’na göçerdik. Davarımız,koyunumuz olmasa da dayımların oğlaklarını, kuzuların güderdim.Ayakkabım yoktu. Ayak yalın oğlakların peşinde dolaşırdım. Ayağıma dikenler batar ayaklarım kanardı. Bu halimi gören dayım bana bir çift postal diktirmiş getirdi. Postalı ilk defa görüyordum.
          Babam sordu Ahmet dayım getirmiş dedim. Sevincimden uçuyordum. O gece postalları yatağıma aldım, postallarımla yattım. Sabah kalktığımda ayağıma giyindim. Oğlakları, kuzuları gütmeye gittim.
          --------------------------------------------
          KUŞLAR HABER VERİRMİŞ:
          Dini dersler almam için babam beni köyün imamı Hasan Tükel hocaya gönderdi. Bu hoca köyün ileri gelen en eski  Hocasıydı. Hocam ara sıra elimden cüzümü alır, cüzün köşelerindeki kuş resimleri o gün hangi suçu işlediğimi hocaya
söylermiş. Eve geldim.
          Cüzün kenarında ne kadar kuş resmi varsa hepsini kesip çıkarttım. Sabah oldu. Bir başka arkadaşımın cüzün alıp yine suçlarımı kuşlardan öğreniyordu, arkadaşımın elinden alıp o cüzü de yırttım. Öbür gün bir başkasının cüzü suçlarımı hocaya söylüyordu ve dayak yiyordum.
          Kadı lakaplı bir öğrenciye meseleyi anlattım. “Ali sen akılsız mısın cüzün içindeki resim senin suçunu nerden bilsin seni takip edip hocaya şikâyet eden birisi var. Onu takip et.” dedi. Bunun üzerine araştırmaya başladım.Meğerse beni hocaya şikâyet eden akrabamızdan birinin oğluymuş. Bir gün bu arkadaşıma
        “Doğruyu söylersen sana on tane aşı cevizi veririm.” deyince sevindi. “Suçlarını hocaya ben söylerdim.” dedi. Bir kış günüydü.Karın içinde bununla kapıştık. İyi bir dövdüm. Dişlerini kanattım. Hocadan yediğim dayakların acısın çıkarttım. Üç yıl bu hocadan Kur’an dersleri aldım.Kendime yetecek kadar dini derslerimi öğrendim.İki defa Kur’an-ı Kerim’i hatmettim. Hocam 02.07.2012 tarihinde vefat etti. Allah rahmet eylesin.
           -------------------------------------
            KÖYLÜ OTOBÜS ALDI:
            Köyümüzün yolu düzgün değildi. 1963 de Deli İrfan isimli bir şoför ilk defa köyümüze bir otobüs getirdi. Bu otobüs kol takıp çevirerek çalıştırılırdı. Soğuk havalarda kolay çalışmazdı. Yolcular kış günü Maraş’a varıncaya kadar soğuktan donardı. Otobüsün içerisinde küçük piknik tüpü yanardı.Herkes tüpte ayaklarını, ellerini ısıtarak yolculuk ederdi.  Şoför tüpün parasını yolculardan alırdı. Bizler böyle maceralı yolculuk yaptık.
                              -------------------------------------
            KÖYE TELEFON GELDİ:
            15 Ocak1982 tarihinde köyümüze Malatyalı Cemal Çiçek isimli bir öğretmen geldi. Öğretmen köyün haline bakınca
“Bu köyde telefon, elektrik niye yok?” dedi. Bize şöyle harekât edin diye yol gösterdi. Bu öğretmenin sayesinde esnafları ziyaret ederek bir lira karşılığında haftada ellinin üzerinde telefon abonesi yaptık. Öğretmen dilekçe yazdı. “Köy muhtarına imzalatılması gerek.” dedi. Bu görevi ben üstlendim. Dilekçeyi muhtara götürdüm. İlk kelimesi “Telefonu ne yapacaksınız? Uluslararası, milletler arası görüşmeler mi yapacaksınız? Yarın köye bir telefon verilir. O da benim odama gelir.” dedi. Israrla dilekçeyi imzalattım. Dilekçeyi Pazarcık telefon müdürlüğüne götürdük. Müdür “Telefon direklerini kendiniz götürüp, kuyularını siz eşeceksiniz. Telefonunuz kısa zamanda bağlanır.” dedi. Kabul ettik. Kamyon kiraladık. İki günde direkleri köye taşıdık.
             En kısa zamanda direk çukurlarını eştik. Bir haftada direkleri dikip tellerini çektiler. Köyde Nalbant Ali’nin iş yerine manyetolu bir telefon bağlayıp gittiler.
       Bu saygı değer öğretmenimizin sayesinde köylü telefona kavuştu. Bir ay sonra köye elli abonelik manüel bir Santral kurdular. Her aboneye pilli telefon verildi. Bu öğretmenin sayesinde köylü telefona kavuştu.Aradan yıllar geçmesine rağmen ilçe halkı olarak Cemal hocayı unutamıyoruz. Köyümüzde bir yıl daha kalsa neler değişirdi.
        -----------------------------
        MARK YASAKMIŞ:
        Yıl 1983 Çağlayancerit’e elektrik yeni gelmişti. Elektrik tesisatçılığına başladım. Almancı bir vatandaşın evinin elektriğini yaptım. Adam bana 100 Mark verdi. Elektrik malzemesi almak için Kahramanmaraş’a gittim. Malzemeleri aldım. Mark’ı kimseye bozduramadım. “Bankada bozdurabilirsin.” dediler. İş Bankası’na vardım.Mark bozduracağımı söyleyince memur beni aldı, müdüre götürdü. Müdür Mark’ı nerden aldığımı ve bana pasaport sordu. “Ne pasaportu ben elektrikçiyim. Bir Almancının evinin elektrik tesisatını yaptım o verdi.” dedim.“Türkiye’de Mark kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor muydun?” deyince “Ne bileyim ben.” dedim. Kimliğimi aldı, tutanak tuttu. Tutanağı imzaladım. Yanılmıyorsam Mark’ı on dört liraya bozdurdum. Bunu neden sizlere anlattım. O günkü Türkiye’nin zihniyetine bakın. Yasaklarla bir yerlere varılacağını sananlar yanılmışlardır.
        ----------------------------------------
         MERDİVENDEN DÜŞTÜM:
         Yıl 1976. Köyde elektrik yok. Bir vatandaş bir jeneratör ve televizyon almış. Bu gibi işlerden anladığım için beni çağırmış, Gittim. Televizyonu kurdum. Merdiveninden inerken baş aşağı
         Düştüm. Beni eve çıkarttılar. Alikocalar mahallesinde Sınıkçı Yusuf diye biri vardı. Onu getirdiler. Sol elimin iki parmağı kırılmış sağ omzumun köprücük kemiği kırılmıştı. Kırıkların üzerini rastgele sardı. İyileşmem üç ay sürdü. Parmaklarımda sıkıntı olmadı.
        Köprücük kemiğim ise üst üste gelerekkaynamıştı.Yıl 1978. Bir Cuma günüydü. Dükkânı kapatıp eve çıktım. Rüzgâr esiyor, havalar soğuk, yerler buz tutmuştu. Evin sobası tütmüş, dama çıkıp bacaya bakacaktım. Merdiven kaydı. Merdivenle birlikte yere düştüm. Bir müddet nefes alamadım. Sesim çıkmadı ve biraz sonra tüm bedenim sancıdı. Kapı komşumuz banka müdürü ve ailesi damdan düştüğümü gördüler gelip bana yardımcı olmadılar. Seyredip durdular anlayın böyle komşular da olurmuş. Yine sınıkçıyı getirdiler. Bu defa da kaburga kemiklerim çıkmıştı. Sınıkçı kaburga kemiklerimi yerine getirdi. Bir ay kadar sıkıntı çektim iyileştim.
        -----------------------
        MECNUNLAR:
        İlçemiz de birçok mecnunlar vardı. Bunlardan
Küpeligüccük, Durmuş, Mehmet, Mustafa, Ejder, Şaban, Kerem
Salman, hepside rahmetlik oldular. Günümüzde yaşayanlar Cevdet, Tola Durmuş ve İbrahim, Ben mecnunlarla çok ilgilenirim. Bunlara rastladığımda karnı aç olanları doyururum hepsiyle iyi anlaşırım. Ejder diye bir mecnunumuz vardı. Çok öfkeli biriydi. Kızdırıldığında küfrederdi. Dükkânların camlarını, dolmuşların, camlarını, kırardı. Ve kayıptan bilen bir mecnundu. Bir gün bir kahvehanedeyiz televizyon izliyorduk nereden geldiyse öfkeyle içeri girdi televizyonu kapattı. Bize dönerek “siz insan değilmisiniz? İki tane cenaze var” dedi. Hepimiz şaşırdık. Bir gün sonra kendi akrabalarından iki kişi Kahramanmaraş’ta bir gölette boğularak öldükleri haberi geldi.  Ejder Kerem Salman’dan çok korkardı. Kerem Salman kısa zamanda ölecek ondan kurtulacağım diyordu. Kerem Salman ise Kale köyünde Apış lakaplı kısa boylu bir mecnun vardı ondan çok korkardı.
        ----------------------------------------------------
       MUTLU GÜNLERİM VE YILLARIM:
        11.07.1946 Tarihinde dünyaya gelmişim
06.04.1968 Tarihinde evlendim.
27.11.1968 Tarihinde Askere gittim. 24 ay askerlik yaptım
27.10.1971 Tarihinde Askerden geldim.
12.06.1973 Tarihinde Cerit Mezarlığına yakın iki katlı ahşap bir ev yaptırdım.
17.04.1973 Tarihinde Gülşen kızım doğdu.
15.02.1975 Tarihinde Gülten kızım doğdu.
22.10.1978 Tarihinde Gülhan kızım doğdu.
02.04.1980 Tarihinde Oğlum Gülbey doğdu.
30.10.1982 Tarihinde Oğlum Kenan doğdu.
---------------------
04.09.2007 Oğlum Gülbey Askere gitti.
24.09.2022 Oğlum Kenan Askere gitti.
07.02.2015 Tarihinde torunum Ergün askere gitti.
21.01.2016 Tarihinde torunum Ergün askerden geldi.
29.08.1993 Tarihinde kızım Gülten evlendi.
13.12.1998 Tarihinde kızım Gülşen evlendi.
11.04.2004 Tarihinde kızım Gülhan evlendi.
18.04.2004 Tarihinde oğlum Kenan evlendi.
03.10.2009 Tarihinde oğlum Gülbey evlendi.
-----------------------
15.08.1995 Tarihinde torunum Ergün Öcal doğdu.
07.10.1996 Tarihinde torunum Ergül Öcal doğdu.
04.09.2006 Tarihinde torunum Ersin Ocal doğdu.
11.03.2008 Tarihinde torunum Erdem Öcal doğdu.
06.05.2003 Tarihinde torunum Nesibe Dinler doğdu.
16.01.2005 Tarihinde torunum Ümmügül Dinler doğdu.
23.10.2005 Tarihinde torunum Rahime Ataş doğdu.
01.01.2008 Tarihinde torunum Hiranur Ataş doğdu.
13.07.2014 Tarihinde torunum Belinay Ataş doğdu.
25.07.2006 Tarihinde torunum Abdulsamet Yalçın doğdu.
27.11.2008 Tarihinde torunum Ayşegül Yalçın doğdu.
26.11.2010 Tarihinde torunum Yasin Ataş Almanya’da doğdu
01.11.2013 Tarihinde torunum Sümeyye Ataş Almanya’da doğdu.07.12.2016 Tarihinde torunum Zeynep Ataş Almanya’da doğdu.
            --------------------------------------
            MİSAFİR AÇ KALMASIN:
           1978 yılında yaşlı bir dede merkebine binerek Cerit’e radyosun tamir ettirmek için gelmişti.Yaşlı dede radyosunu Gölbaşı’nda yaptıramadığını söyledi. “Usta seni met ettiler, sana getirdim.” dedi. Dedenin Azaplı Köyünden olduğunu öğrendim. Radyoyu tamir ettim.
            “Usta ben gideyim.” dedi. “Azaplıya aç gidilir mi? Yemek yiyelim öyle git.” dedim. Dükkânı kapatıp eve çıktık. Hanımın misafirden haberi yok. Üç tane yumurta pişirmiş, sofraya getirdi. Ben bir  lokma alıp çekildim. Dede “Ustam neden yemedin?” deyince “Hanım pişirmiş amma benim yumurta ile
        Aram iyi gitmez.” dedim. “Sen ne anlayışlı ustasın. Sofraya gelen üç yumurtayı ben yesem Dede aç kalır, Dede yese ben aç kalırım. En iyisi Dede uzak yola gidecek. Karnın doyursun dedin değil mi?” dedi “Evet doğrusunuz.” dedim.
                                -----------------------------------
         NASIL KARŞILANDIM:
         Yıl 1966. Sazımı omzuma takıp Elbistan içmelerine gittim. Burada iki tane içme var. Biri Aşağı, diğeri Yukarı İçme. Yukarı İçme’ye vardım. Tanıdığım iki köylüme rastladım. Bir oda kiralamışlar. Beni de yanlarına aldılar. Sazımı içeri koyup arkadaşlarla çarşıya çıktık.
          Halk arasında “İçmeye bir âşık gelmiş. Çalıp söylüyormuş.” diyorlar. “Bu âşık kimmiş?” diye biz de merak ettik. Çarşıda biraz gezdik, eve geldik. İki asker kapımızı çaldılar. “Buyurun.” dedik. “Burada bir âşık varmış. Biz o aşığı alıp karakola götüreceğiz. Dediler şaşırdık. “Suçu neymiş?” dediğimizde
            “Suçlu değil, askerlere türkü söylesin diye komutan istedi.” dediler. Arkadaşlarımla birlikte cipe bindik. Karakola vardık. Hoşbeşten sonra sazıma akort verip birkaç doğaçlama ile
Söze başladım. Askerler memnun oldu.
             Çalıp söylerken karakola iki adam geldi. “Aşığı kahveden istiyorlar.” dediler. Komutandan izin alarak kahvehaneye geldik. Kahvehane tıklım tıklım dolmuş aşığı bekliyorlardı. Kendi kendime düşündüm.
             “Biz çarşıda gezerken lafı edilen âşık benmişim.” dedim. Sazımı kılıfından çıkartıp kahvehane halkına ilk olarak Aşağıdaki Şiiri doğaçlama olarak okudum.
                             ------------------------------
                             Kulak verin hey insanlar,
                             Siz buraya hoş geldiniz.
                             Canım kurban size canlar,
                             Bu kahveye hoş geldiniz.
                              -------------------------------
     Kendimi tanıttıktan sonra rahmetli Âşık Mahsuni’nin
türkülerinden çalıp söyledim. Kahvehanede bulunan bazı
insanlara övgüler, taşlamalar söyledim. Garson çay tabağını aldı. Kahvehane halkından para toplamaya başladı.
          Böyle bir şeyle ilk defa karşılaştığım için çok zoruma gitti. Hemen sözlerimi garsona çevirdim.                   
                              -----------------------------
                             Beni dinle garson gardaş,
                             Gel toplama bu parayı.
                             Biz kalkalım yavaş, yavaş,
                             Gel toplama bu parayı.
                              ------------------------------
                             Sohbet için geldik bura,
                             Bağrıma açtın bir yara,
                             Halkı uğratma zarara,
                             Gel toplama bu parayı.
                              ------------------------------
          Ne kadar söyledimse garson beni dinlemedi. Halktan toplanan para çoktu. Ömrümde ilk defa böyle bir para aldım. Fakat çok utandım. Kahveci “utanacak ne var bu senin hakkın”dedi. Eve geldik. İki köylümle parayı bölüştük.
Arkadaşlarıma “Beni rahat bırakmayacaklar.” deyip geri tekrar Maraş’a döndüm.
           ------------------------------
           ODUNSUZ KALDIK:
           O yıllarda köye en az üç dört metre kar yağardı. İlkbaharda taşıdığımız odun kış ortasında biterdi. Yakacak odunumuz kalmazdı. Şimdiki gibi kömür filan yoktu. Karda kışta babam elime baltayı tutuşturur,“Oğlum git karşı ormandan odun Kes getir.” derdi. Öksüz Dağı’nda sahiplendiğimiz beş on tane kamalak ve ardıç ağacımız vardı. Ormandan gücümün yettiğini keser, odunu dalların üzerine koyup karın üzerinde sürüyerek Uludere’ye indirirdim. Odunları sırtıma yüklenerek eve getirirdim. Odamız ve sobamız yoktu. İri odunları ocakta yakar, tüm aile ateşin çevresine toplanır ısınırdık.    
       -------------------------------------    
       OKUMAK İSTİYORDUM:
       Öğretmenim okumamı istiyordu. Okul masraflarımı karşılayacağına söz verdiği halde anam beni okula göndermedi. 
Aradan kırk dört yıl geçmişti. Öğretmenim bir akşamüstü telefonla beni aradı. İlk kelimesi“Ustam nasılsınız?” dedi. Öğretmenim ve arkadaşlarım bana usta derlerdi. Öğretmenimi tanıyamadım. “Asker arkadaşım mısınız?” dedim. “Yok!” dedi. “Peki, siz beni nerden tanıyorsunuz? Sizin ile nerede konuşmuştuk?” dedim. Bana “1960’lı yıllara git belki hatırlarsın.” dedi. Yine tanıyamadım. İsmin sordum “İsmim Ali” dedi. “Soyadınız asker mi?” dedim. “Evet” dedi. Öğretmenim olduğunu öğrendim. Konuştuk. Öğretmenim yaşıyor ellerinden öpüyorum. Ben ilkokuldan sonra okuyamadım amma çocuklarımın biriTicaret lisesini bitirdi. İkincisi ticaret lisesinden terk, diğer ikisi liseyi bitirdi en küçük oğlum ortaokuldan terk.       
          ------------------------------------------         
          OSMAN’DAN KORKARDIM:
          Osman Duman ile beraber İmam Hasan’da okuyorduk. Sağ ayağı dizinden kesilmişti. “Senin dizine ne oldu?” dediğimde “Dizimde tavşan saklıyorum.Elini ısırmasın.” dedi. Dizini salladı.
          “Bak tavşan canlı dikkat et.” dedi. Uzaklaştım. İkide bir beni gördüğü yerde dizini sallar “Tavşan geliyor” deyip beni korkuturdu. Fakat ben tavşanın ne olduğunu bile bilmiyordum. Gördüğümde kaçıyordum. Ben kaçtıkça elinde değneği tek ayağı ile koşarak gelirdi. Hocaya şikâyet ettim. Hoca Osman’a iyi bir dayak attı. Bir daha benimle uğraşmadı.   
          ----------------------   
           OTEL ARADIK:
           27.Kasım.1968 yılında, askere gittim. Kahramanmaraş askerlik şubesinden birkaç arkadaş sülüslerimizi aldık trenle gideceğiz. O günün şartlarında şehirlerarası otobüs yolculuğu yoktu. Sabahleyin Narlı’ dan vagonlara bindik. Sivas yolculuğumuz başladı.Gece saat ikide Sivas’a indik. Çarşıya geldik. Bir binanın önünde yolculuğumuzdan kalan çerezleri yiyerek kabukları ve poşeti oraya attık. Yorulmuştuk. “Gidip bir otelde yatalım.” dedik. Sivas’ı pek bilmediğimiz için gecenin o saatinde otel soracak kimse yoktu. Bir taksi geçiyordu, durdurduk. “Bizi bir otele götürün.” dedik. Taksici bizi aldı epey  
       Gezdirdikten sonra “İnin otel karşınızda” dedi. İndik az önce çerez yediğimiz yere tekrar gelmişiz. “Arkadaşlar burası az önce çerezi yiyip poşeti attığımız yer dedim. “A!  Evet.” dediler. Beş altı arkadaştık. Orada yirmi dakika kadar eğleşmiştik. Birimiz başımızı kaldırıp yukarı bakmamışız. Otelin önündeymişiz de farkında değilmişiz. “Vay be! Şu taksicinin bize yaptığı kalleşliğe bak. Adam resmen bizi dolandırdı.” dedik.
        ----------------------------
        OYUNCAK ARABA:
        Evimizin üst yanı yüksek bayırdı. Tahtadan üç tekerli araba yapar önün arkasın sağını solunu küçük ampullerle ışıklandırır, babamın korkusundan genelde geceleri binerdim. Mahallenin çocukları toplanır beni seyrederlerdi. Babam bir gün arabamı sakladığım yerden bulup kırmıştı. Ağlıyordum. Lamba devrelerine çok para vermiştim. Her ne yaptımsa babam karşı çıkardı. Siz anneler, babalar çocuklarınızı aşırı baskılarla terbiye etmeyin.   
          ----------------------------------
          OYUNCAK BİSİKLETİM:
          Çocukluğumda köyün muhtarı Ali Onaran bisiklete binerdi. “İki teker üzerinde nasıl gidiyor?” diye merak ederdim. Bisikletin yapısını inceleyerek bisiklet yapmayı kafama koydum.
        Sağlam olsun diye meşe ağacı kullandım. Tekerleri bisiklet tekeri kadar büyük olmasa da normal büyüklükte yaptım. Döleklerde pek yürütemezdim. Tepelere götürür, yukardan aşağı
         Binerdim. Fotoğraf makinem vardı. O zamanlar aklıma gelse de yaptığım oyuncakların fotoğraflarını çekip saklasaydım. Birkaç gün bindim. Babamın korkusundan bisikletimi eve koymazdım. Diğer oyuncaklarımı kırdığı gibi bisikletimi de kırardı. Yine bir gün biniyordum. Rastladı “Sen hiç akıllanmaz mısın?” deyipbisikletimi kırıp odun etti gözümün önünde götürüp ateşe vurdu yaktı.
            ------------------------------
            OYUNCAK RADYO:
            Çocukluğumda biraz hareketli, birazcıkta densizdim. Amma gördüğüm bir şeyi hemen uygulamaya koyardım. Amerikanın köye verdiği radyodan esinlenmiş olmalıyım ki çamuru katılaştırıp, dört köşe yapıp, radyo şekline getirdim. Önüne dört tane düğme uydurup güneşe kurumaya bıraktım. Bir gün sonra, mahalle çocuklarını başıma toplayıp radyoyu açar, haberleri verir, türküler söyleyerek, arkadaşlarıma dinletirdim. O zaman benim bu merakımı gören büyüklerim “Sen büyüyünce iyi
bir radyocu olursun.” demişlerdi. Gerçekten 37 yıl sonra radyo tamircisi oldum.
         -------------------------------------
         OYUNCAK DEĞİRMEN:
          Eskiden köyde beş tane su değirmenivardı. Değirmenlere giderek çarkların yapılışını, taşların yapılışını, değirmenin nasıl Döndüğünü incelerdim. Taşları döndüren çarkı çam kabuğundan, oluklarını kavak kabuğundan, taşlarını iki santim kalınlıkta tahtadan hazırladım. Evimizin önünden su arkı geçerdi. Arkın altına önce taşları yerleştirdim. Sonra üzerine evi yaptım. Her şey dört dörtlük oldu. Arktan biraz su bölüp değirmeni döndürmeye başladım. Gören arkadaşlarım şaşırıyorlardı. Bazen tek tek, bazen üçünü birden döndürürdüm. Komşumuz Vali lakaplı Mustafa Kekil amca vardı. Tarlasını suluyormuş, su azalınca küreğini alıp suyu takip ediyormuş. O sırada benim değirmen dönüyordu. Sevincimden hopluyordum, taşların dönüşüne bakıyordum. Yanıma bir insan gölgesi düştü. Kafamı kaldırıp baktığımda Vali Amca başucumda duruyordu. “Ali niye suyu kestin?” dediğinde “Görüyorsun değirmen döndürüyorum.”
Dedim.Değirmenimi baştan ayağa inceledi. “Ne de güzel olmuş. Artık bizlerde unu bu değirmende öğütelim.” dedi. “Bu oyuncak değirmen un öğütmez.” dedim. “Benim tarla suladığımdan haberin yok mu?” dedi. “Yok!” dedim. “Şimdi sana değirmen döndürmeyi gösteririm. Amma şurada komşuyuz.” dedi ve değirmenin suyun kesti. “Sakın suyu bölme.
        Gelir bu defa değirmenini yıkarım.” dedi. Bundan böyle arkı takip ederek tarla sulayan varsa suya dokunmazdım. Su boşa akıyorsa değirmeni döndürürdüm.
            ÖLÜR DEMİŞTİ:  
            1963 yılında pamuk toplamak için annem, ben ve kardeşim üç kişi Adana’ya gitmiştik. Yanımızda Doktor lakaplı Engizek’li bir amca vardı. Bir gün rahatsızlandım. Anam “Doktor bizim Ali rahatsız. Bunu bir muayene et.” dedi. Doktor yanıma geldi. Neremin ağrıdığını sordu. “Başım ağrıyor, karnım ağrıyor.” dedim. Kulağını sırtıma koyup dinledi. “Nefes al ver.” dedi. Anama döndü. “Fadime buna ilaç yazsam da fayda vermez. Bu çocuk ölür.” dedi. Ağlamaya başladım. “Ağlasan da öleceksin, sızlasan da öleceksin.” dedi. Anam Doktor amcaya kızdı. Doktor “Hiç kızma bu çocuk ölecek. Ben gerçekleri hastamın yüzüne söylerim.” dedi. Meğerse adamın lakabı Doktor’muş. Benim gibi safları bulunca dalga geçermiş.
           -----------------------------------------
           RADYO VERİCİSİ YAPTIM:
           Okuduğum kitapların birinde radyo verici devresi dikkatimi çekmişti. Bu şemayı işledim, çalıştırdım. Köyde elektrik yoktu. Altı adet yuvarlak pille çalışıyordu. Vericiyi daha da geliştirerek orta, uzun ve kısa dalgalardan yayın yapacak hale getirdim. 
         İstediğim kanaldan yayın yapmaya başladım.1982’lerde Cerit Halk’ının yüzde altmışı Öksüz Dağı’na çam dikmeye giderlerdi. Günlük kısa dalgadan bir saat müzik yayını yapardım. Herkes yayınladığım müzikleri dinlerdi. Yayınıma 2000 yılına kadar devam ettim. Birileri beni karakola şikâyet etmiş. Karakol ifademi alıp mahkemeye sevk etti. Mahkeme iki yıl sürdü. Her hangi bir suçumun olmaması nedeniyle hâkim davayı erteledi. Kanunsuz iş yaptığımın sonradan farkına vardım.  
       ---------------------------
       RÜYA GÖRDÜM:
        27 Mart 2014 Perşembe günü gördüğüm rüyayı sizlerle paylaşmak istedim. (60) yıl öncesi eski haliyle çocukluğumuzu yaşadığımız babamın ahşap evinin önünde Sayın Recep Tayip Erdoğan kıbleye dönmüş ayaktaydı. Bir adım gerisinde sessizce iki kişi duruyordu. Karanlıkta kim olduklarını bilmiyorum. Recep Tayip Erdoğan pırıl pırıl aydınlık içerisindeydi.Sol elinde mikrofon, sağ eli yanağında ezan okuyordu. Biz üç kişi başbakanın on metre ilerisinde, evimizin hayat dediğimiz bölümünde başbakanın ezanını dinliyorduk. Işığı bizleri de aydınlatıyordu. Fakat o ışık elektrik ışığı değildi. Çevre zifiri karanlıktı. Ezanı tam okuyup okumadığını hatırlamıyorum. Başbakanın ağzından çıkan ezanın son cümlesiyle uyandım.
       Sabah ezanı okunuyordu. “Hayırdır inşallah!” deyip yatağımdan kalktım. Vücudum titriyordu. Abdest aldım, iki rekât namaz kıldım. Rüyamın hayırlara vesile olmasını diledim. Ve Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimi kazandığına yorumladım.
        RÜYA GERÇEK OLDU:
        27 Kasım 2017 günü tanıdık birinden bir sandalye alıp eve götürdüm. Fakat sandalyenin ayağının döner kısmı paslanmış dönmüyordu. O gece rüyamda büyük bir salonun elektrik tamirini yapıyormuşum. Uzaktan iki arkadaş seyyar satıcı arabasıyla mısır darısı satıyorlardı. Arkadaşın birisi bana ne yaptığımı sordu. “Bir sandalye almıştım. Ayağı sabitmiş, dönmüyor.” dedim. Arkadaşın biri “Ali Abi! O sandalyenin ayağı döner” dedi. Ve üç defa aynı kelimeyi tekrarladı. O gün sabah namazından önce kalktım. Sandalyenin ayağını döndürmeye çalıştım, dönmedi. Çünkü döner kısmı tamamen paslanmıştı. Biraz ince yağ döküp beş dakika bekledim. Zorla da olsa döndürdüm. Böylece gördüğüm rüya da gerçek oldu.
         ----------------------------------------
          SAÇLI SAKALLI SANDIM:
          On parmağımda on marifet birçok sanatımın olduğu gibi su tesisatçılığı yapıyordum. Bir köylümüzün evinin su tesisatını yapmaya gittim. Evin hanımı beni tanımazmış.
       İsmimi duyarmış. Orada bulunan biri “Âşık Ali hoş geldin” dediğinde hanım beyine sorar. “Âşık Ali dedikleri adam bu mu?” deyince beyi “Evet hanım. Neden sordun?” demiş. “Âşık Ali, Âşık Ali diyorlardı. Bende saçlı sakallı biri sanmıştım.” der.
        -------------------------------
       SERÇELERİNİ ALDIM:
       Eskiden köyümüze kar çok yağardı. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Arkadaşlarım serçe düşürmek için happan kurarlardı. Okul çıkışında happana düşen serçeleri alıp,  çukuruna edip üzerini kapatıp uzaktan seyrettim. İki arkadaş geldi. “Happanlar kapalı. Serçeleri kaçırmayalım.” diye yavaşça taşı kaldırıp ellerini çukura soktular. Serçe yerine ellerine dışkı bulaştı. Kar ile ellerini yıkayıp “Bunu kim yapar?” diye kendi kendilerine konuşuyorlardı. Uzaktan seyrediyorum. “Benim yapacağımı söylediler. “Eyvah! beni yakalarlar” dedim. Yakalanmayım diye okul yolumu değiştirdim. Kışın azgın soğuklarda Zorkun Deresi’ni geçerek okula gidiyordum. Beni takip ederlermiş. Bir gün derenin kenarındaki ceviz ağaçlarının köküne saklanmışlar. Anid önüme Çıktılar.
       Bana neden suyu geçtiğimi, köprüden gitmediğimi sordular. “Burası daha yakın. Onun için buradan gelip gidiyorum.” dedim inanmadılar.
         “Bizim serçeleri alıp içine de edersin ha!” deyip beni dövmek istediler. İnkâr etmedim. “Ben yaptım.” dedim suçumu kabul ettim.  “Bir daha yapacak mısın? Tövbe et bakalım.” dediler.” “Tövbe olsun bir daha yapmam.” dedim. Böylece dayak yemekten kurtuldum.
       SITMALI PINAR:   
       Yaz günleri insanları sıtma tutardı. Bir gün beni de sıtma tuttu, titriyordum. Hastalığın ne olduğunu bilen yoktu. Adına sıtma diyorlardı. İlaç yok, doktor yok. Sıtma hastalığının tek bir tedavisi var. O da Sıtmalı Pınar’da yıkanmaktı. Pınar Büklüce denilen yerdeydi. Anam beni bu pınara gönderdi. Soğuk suyla banyo yaptım. Gerçekten iyileştim. Sıtma tutan kişiler bu pınar da yıkanınca iyileşirlerdi. Ben bu hastalığı yaşadım. Tedavisinde Sıtmalı Pınar’da buldum.
      -----------------------------------
       SIRTIMIZDA TAŞIDIK:
       Köyün yolu, arabası yoktu. Kışın kar çok yağardı. Köyde hastalanan insanlar iyileşmeyince iki ağacı sedye yapıp,İki üç metre karın içinde hastayı sırtımızda söğütlü durağına götürür  tirene bindirirdik. Pazarcık veya Narlı’ya gönderirdik. Oradan da Kahramanmaraş’a götürülürdü.O tarihlerde köyde komşuluk, dostluklar vardı. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi, insanlarda hatır gönül vardı. Komşunun başına bir iş gelmişse onu kurtarmak için köylü seferber olurdu.
        Hastalar yoklanır, yoksullara yardım edilirdi. Günümüzde bunlar unutuldu. Komşuluk kalmadı. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi kalmadı. Kimse kimsenin umurunda değil.
            ---------------------------------
            SİGARAYA BAŞLADIM:
            Ağabeyim askerden gelirken asker sigarası getirmişti. Babam çok sigara içerdi. Babamdan gizli gizli ağabeyim de içiyordu. Bunlara özenerek bende içmeye başladım. Evden sigara çalarak sokaklarda içerdim. Bir ay kimseye yakalanmadan içtim. Babamdan çok korkardım. Evkozu’nda bahçemiz vardı. Bir kutu sigara ve kibrit aldım. İçerek bahçeye gidiyorum. Bertizli Ali diye bir amca sigara içerken beni yakaladı. “Kuzum sen sigara mı içiyorsun?” dediğinde sesim çıkmadı. “Seni babana şikâyet edeyim de gör.” dedi. Ben ağladım. Çünkü babamdan çok korkardım.  “Ağlama! Bir daha içmeyeceğine bana söz ver, seni şikâyet etmem.” deyice sevindim. Söz verdim ondan sonra sigaraya yakın olmadım. Ali amcaya yakalanmasam belki ömür
boyu içerdim. Allah Ali Amcaya rahmet eylesin. Beni sigara içmekten uzaklaştırdı.
            ------------------------------
            SİNEMAYA GİTTİK:
            Pamuk toplama işi bittiğinde Adana’dan Maraş’a geldik. Bir gece Maraş’ta Arnavutlar Garajında yattık. Yarın akşam anam, ben ve kardeşim üçümüz bir sinemaya gittik. Biletleri aldık, içeri girdik. Sinemanın ne olduğunu bilmiyorum.
         Filmi daha iyi görelim diye öne oturduk. Film başladı. Beş on dakika kadar seyrettik. Birden bire kavgalar, vurup kırmalar başladı.Karşıdan gelen atlılar üzerimize yürüyor sandım. Bağırarak anamın dizine yattım. “Ana kurtar, atlar bizi tepeleyecek, adamlar bizi dövecek.” dedim. Anam “Korkma onlar canlı değiller.” dediyse de beni ikna Edemedi. Filmi seyretmeden sinemadan çıktık. Verdiğimiz paralar da boşa gitti.
          ----------------------------------------
           RADYOCULUK ÖĞRENDİM:
           Elektronik kitaplar okuyarak usta yanında çalışmadan radyo tamirciliğini kendi kendime bir yıl içinde A dan Z ye öğrendim. Köyde elektrik yoktu. Piyasada gazyağı ile çalışan gaz ocağı vardı. Bu ocakta demir ısıtarak radyonun lehim işlerini Yaptım. Ve yeni radyolar imal ettim. 1984  yılında köye elektrik geldi. Radyoculuğun yanı sıra televizyon tamirciliği ile ilgili kitaplar alıp okuyarak kendi kendime televizyon tamirciliğini de
        Öğrendim. Radyoyu yapıyorum neden teyp yapmıyorum dedim. Teyp’in mekanik kısmını piyasadan aldım. Diğer ses devrelerini kendim işledim. Teybin dış kabinin alete göre yaptım.
        Bir tanede plaklı teypli radyo yaptım. Hem plak, hem radyo hep teyp üçü bir arada aletler yaptım.Radyoculuğa başlamadan yıllar önce bir köylümün Radyosun bozduğum için vicdan azabı çekiyordum. On dört yıl aradan sonra köylümün evine gittim.  “Bozduğum radyo ne oldu?” dediğimde “Dolapta duruyor.” dedi. “Radyonu ver, yapıp geleyim.” dedim. Radyoyu alıp dükkâna getirip tüm iç aletlerin yeniden işledim. Radyo eskisinde daha güzel oldu. Sahibine götürdüm. Borcunu sordu. “Borcun yok. On dört yıl sonra vicdan azabından kurtulmuş oldum.” dedim.
        ---------------------------------
        TAKVİM YAPMIŞTIM:
        Kerem Salman askerden yeni gelmişti kolunda takvimli kol saati vardı. Dikkatimi çekti. Saati alıp epey inceledikten sonra
Eve geldim. Dört köşe 30x30 boyutunda bir kavak tahtası hazırladım.Tahtanın üzerine ayrı bir levha yaptım. Takvim yapraklarının numaraların keserek birden otuz bire kadar günleri ve ayları yapıştırdım. Üzerine kontrplaktan kapak yaptım. Ayın ve rakamların gözükeceği şekilde bir köşesine, iki delik açtım. Biri günleri, diğeri ayları gösteriyordu. İkinci levhayı tahta üzerine takvim levhasının döneceği şekilde ayarladım. O tarihlerde köye nerden geldiyse lazoğlu diye biri gelmişti. Sekiz on yıl köyde saat tamirciliği yaptı. Lazoğlu’ndan bir pikap motoru bozuk bir masa saatinin iç aletin aldım. Motoru saate ayarladım. Takvimin arkasına gözükmeyecek şekilde motoru taktım. Bir buton yaptım her butona basışta takvim kendiliğinden değişiyordu. Sevinçliydim.
         Babamın korkusundan takvimi bir müddet komşuda sakladım. Bir gün alıp eve geldim. Babam bana kızarak “Sen hiç rahat durmaz mısın? Yine ne yaptın?” deyince “Eve bir takvim yaptım.” dedim. “Hani bakayım nasıl yapmışsın.” dedi. Kırma diye yalvardım. Babam takvimi epey bir müddet inceledikten sonra  “Böyle devam edersen ileride bilim Adamı olursun.” dedi. Kırmadığına çok sevindim. Takvimi bir müddet kullandık. 
       ----------------------------------------       
       TELESEKRETER YAPTIM:
       Dükkânımda olmadığım zaman gelen aramalara cevap vermesi için telesekreterli telefon yaptım. Bu cihazı sade duymuştum. Arayana nasıl cevap veriyor, nasıl kayıt yapıyor diye Haftalarca düşündüm.
        Kafamda tasarladım. Bir telefon kiti, bir merdiven otomatiği devrelerin birleştirerek gelen aramalara cevap verip, kayıt yapması için mikro kasetli bir teyp kullandım. Orijinali gibi telesekreter yaptım.
        O tarihlerde köyde elektrik yoktu. Telesekreterli telefonuma altı adet pil takarak çalıştırdım. Bu cihazı iş yerimde sekiz yıl kullandım. Sonra bir subay arkadaşıma hediye ettim o da ne yaptı bilemem.  
       ---------------------------------
       TELEVİZYON ALDIM:
        Köyde elektrik yoktu. Çağlayancerit’e ilk televizyonu ve jeneratörü ben getirdim. Televizyonda ilk defa canlı bir insan görecektik. O tarihlerde televizyon azami bir saat yayın yapardı. Sonra yayın saatleri çoğaldı. Yayın başlarken ekranda yuvarlak bir resim olurdu. Yayın başladı. Adamın başı aşağı, ayağı yukardaydı, şaşırdım. O gün televizyonu ters çevirip öyle seyrettik. Yarın oldu televizyonun arka kapağını açtım. Aletleri incelerken tüpün boynunda bobinin yerinden oynadığını gördüm.
        Bobini eski yerine getirip cıvatasın sıkıştırdım, böylece işi halletmiş oldum.1977/1978 yılında çay ocağı açtım. İki yıl kadar çay ocağı çalıştırdım. Daha sonra başka bir arkadaşa devrettim. Ağırlığı radyo tamirciliğine verdim.
                                    ------------------------
          TUZSUZ PİLAV:
          Yayladan annemle köye geldik. Başım ağrıyordu. Köyde Kerem isimli bir hoca vardı. Annem bana muska yazdırmak için hocaya gitti. “Oğlum bir pilav pişir. Geldiğimde yeriz.” dedi. Pilav pişirmeyi bilmiyordum. Ocağa bir tava su koydum. Kaynamadan bir tepsi bulgur koydum. Pilavı pişirdim. Soğuyunca yağladım. Pilavın tadı yok. Anam bunu beğenmez dedim götürüp dereye döktüm. Anam gelene kadar dört tava pilav pişirip dördünü de Götürüp dereye döktüm. “Acaba yağ az mı oluyor, tadı yok.”
         Dedim. Bu defa yağı birden pilava döktüm. Yine tadı yok. O pilavı da döktüm. Velhasıl bir tas tereyağını da bitirdim. Anam geldi. “Hani pilav.” dedi “Pişirmedim.” dedim. Bana kızdı. Kendisi ocağa su koydu. Suyu kaynattı, biraz tuz attı. Anladım ki pilava tuz atmazmışım. Pilavı pişirdi. Yağlayacak bu defada yağ yok. “Yağı nettin?” dedi. “Dolap açık kalmış kedi yemiş.” dedim. “Bu kedi işine benzemiyor nettin yağı söyle” dedi. Dolap deyince buzdolabı sanmayın tahta dolap. Başım çok ağrıyordu birde anam dövdü. Pilavı yavan yedik çünkü acıkmıştık. Muskayı başıma taktı. O anda kafamda ağrı acı kalmadı. Anamdan dayak yedimse başımın ağrısı da gitti.
            -----------------------------------
            UÇURTMA UÇURDUM:
            İlkbahar aylarında Biçme Holuk’a göçerdik. Burada ahşap tek katlı bir evimiz vardı. Bir tarafında sığırlarımız, diğer tarafında biz yatardık. İlkokulda iken çok dengeli uçurtma yapardım. Bir gün yaptığım uçurtmayı babamdan izin alarak yüz metre ip ile uçurdum. Çok zaman evimizin yakınından jet uçakları geçerdi. Bazen enginden giderler pilotlar bize el sallarlardı.
      Bir gün uçak hızlı bir şekilde geçti. Peşinden uçurtmamın parçaları yere döküldü, şaşırdım. Babam bana döndü “Yaptığını beğendin mi? Uçak uçurtmaya çarptı. Şimdi geri dönüp harmana inerse,Seni alır götürürlerse ne yaparsın?” dedi. İyicekorkmuştum, bekledik. Ağlamaya başladım. Babam uçağın harmana inemeyeceğin Biliyormuş. Bana döndü “Ağlama uçurtma uçağın düştü. Buraya uçak inemez rahat ol.” dedi.   
            -----------------------------------
            UNUTAMADIKLARIM (1)
1955 yılında Biçmoluk oymağına yaşlı bir adam gelmişti. Adı sorulduğunda beni gösterirdi. Belli ki ismi Ali’ydi. Bu insan oymakta bir hafta misafir kaldı.
Konuşmayı sevmeyen bir hali vardı. Oymakta bulunan herkesin nasıl bir insan olduğunu, kaç çocuğu olduğunu, isimleriyle söylerdi. O tarihlerde ağabeyim askere gitmişti. Anneme “Fadime Teyze düşünme. Oğlun askere giderken trende biraz sıkıntı çekti. Şimdiyse rahat. Bir yılını doldurmuş ve çavuş oluyor. Birliği Erzurum.” dediğinde annem şaşırdı. “Derviş baba oğlumun yanında mıydın?” dedi, seslenmedi. Oymağın insanları Ali Amcadan ayrılmak istemiyordu.         
Kırk yıllık ahbapmış gibi yanına gelen her insanla dost olurdu. Oymaktaki insanlar kendisine Derviş Baba diye hitap ederlerdi. Beni çok seviyordu. Bir an bile yanından ayırmak istemezdi. Hangi komşuya gitse beraber giderdik. Gündüzleri komşuları gezer, akşam olunca bizim eve gelir, beraber yatardık. Bir gün bana “Ali köye git. Sizin asmadan üzüm getir.” dedi. “Ali amca sen bizim asmayı nerden biliyorsun?” dediğimde “Biliyorum. Evinizin önünde kabarcık üzümü asma var.” dedi. Acele köye gelip bir kaşıklık üzüm kesip götürdüm. Üzümü yedi, bana dua etti. Eliyle ikide bir suratını tutuyordu. Dişinin ağrıdığı belliydi. Kimseye demiyordu. Bir gün “Ali seninle Cüceler Oymağına gidelim” dedi. “Cüceler nerede?” dediğimde eliyle Cüceleri tarif etti. “Sen önden yürü. Ben seni takip ederim.” dedi. Önde yürüyordum geliyor mu diye iki adımda bir dönüp bakıyordum.
Yüz metre kadar peşimden geldi. “Niye arkana bakıyorsun? Beni kaybetmekten mi korkuyorsun?” dedi “Evet!” dedim. Bu defa kendisiyle el ele tutuşarak elli metre kadar daha yürüdük. Bir anda elimi bırakıp yanımdan kayboldu, panikledim. Sağa sola baktım kimse yok. Baktım üç yüz metre ileriden gidiyor. Peşinden koştum. Ben vardıkça uzaklaştı. Benden önce Cüceler oymağına vardı. Ne kadar koştumsa ulaşamadım, izini kaybettirdi. Oymakta bulunan evlere tek tek sordum. Kimse gördük demedi. Ağlayarak eve geldim. Anam “Ne oldu? Niye ağlıyorsun?” dedi. “Ali amca beni attı gitti.” dedim. “Oğlum Allah bilir ama o iyi kimselerden biriydi. Belki gelmez. Unut onu.” dedi. O gece rüyamda gördüm. Cerit’te Kör Hasan Hacı’nın evinde olduğunu söyledi.
Sabahleyin erkenden köye geldim. Hacı Emminin evine vardım. “Bugün size biri geldi mi?” dedim. Hacı Emmi “Kısa boylu yaşlıca bir adam geldi, konuşmuyordu. Eliyle dişini tutuyordu. Sordum seslenmedi galiba bu adam dilsiz dedim. Dişinin biri çürümüştü. Dişini çektim. Yarım saat önce güney bağlarına doğru gitti” dedi. Akşama kadar o çevreleri aradım bulamadım. Bu kişi elli yıldır hayalimden gitmez. Bir türlü unutamıyorum.
------------------------------------
            UNUTAMADIKLARIM (2)
Biçmoluk'ta tek katlı yüz metrekare ahşap bir evimiz vardı. Evden beş yüz metre aşağıda Karardıc’ın Yazı dediğimiz yerde büyük bir ardıç ağacı vardı. Rüyamda ardıcın altında oturuyormuşum. Aşağıdan yukarı tanıdığım bir köylümüz geldi. “Ali burada ne yapıyorsun?” dedi “Oturuyorum.” dedim. Adam yanımdan ayrıldı kayıptan bir ses işittim. Sağ tarafına dön. Peygamber efendimize bak.” dedi. Dönüp bakacaktım öyle bir tokat yedim ki anlatmam. Ağlayarak uyandım. Sesime herkes uyandılar. “Ne oldu?” dediler. “Biri bana tokat attı.” dediğimde babam “Ne tokatı sen rüya görmüşsün. Yat yerine.” dedi.  Yatıp uyudum. Sabah kalktığımda sağ yanağım kızarmış. Annem “Yüzüne ne oldu?” dedi. “Gece yediğim tokatın izi olabilir.” dedim. Ve bugüne kadar kimseye anlatamadım. O gün gördüğüm rüya bugün görmüşüm gibi hafızamdadır.
            -----------------------------------
            UNUTAMADIKLARIM (3)
1973 yılında mezarlığa yakın köye uzak iki katlı ahşap bir ev yaptırdım. Güzün eve taşındık. Yakınımda iki ev daha vardı. Yoldan geçen insanlar “Bu adamlar ne kadar korkusuzlar? Mezarlığın yakınına ev yaptırdılar.” diyenler oluyordu. Köyde elektrik yok. Ortalık karanlık. On yedi Kasım 1973 Cuma gecesi saat ikide dışarı çıkmıştım. Mezarlıkta iki metrekare genişliğinde, iki metre yükseklikte esrarengiz beyaz bulut şeklinde bir ışık yanıyordu. “Acaba birisi mezarlığa el feneri düşürmüş olabilir mi?” dedim. Kendi el fenerimi alarak ışığa doğru yürüdüm. Yaklaştığımda ışık benden uzaklaştı. Korkmadım desem yalan olur. Dualar okuyarak ilerledim. Mezarlık çok taşlı olduğu için yürümekte zorlanıyordum. Yaklaştıkça ışık daha da uzaklaştı. Bir müddet sonra kayboldu. Bulunduğum yerde etrafıma baktım. Işık ilk gördüğüm yerde tekrar gözüktü. Yanına geldiğimde birden kayboldu.
 Eve geldim. Dönüp baktığımda ilk gördüğüm yerde yanıyordu, şaşırdım. Gördüklerim ne hayal, ne rüya, gerçekti. Bir müddet seyrettim. “Bu işte bir hikmet var.” dedim. Fatiha okuyup odama girip yattım. Fakat sabaha kadar uyuyamadım. Aradan yıllar geçmesine rağmen geceleri her dışarı çıktığımda o ışığı bir daha görür müyüm diye mezara bakıyorum.
              --------------------------------------------
            VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
           1955 yılında köyümüze Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Halk yediden yetmişe hoca gelirken hocayı karşılamaya giderdi.                Genelde Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer Arardık. Komşu köylerden bile gelen olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim okuyup bir ressam, ikinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım.İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim, bitirdim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi.Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim. İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu.
        Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         --------------------------------
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı ahşap bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider. Çok zaman orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı.        Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi.Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti.Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         ---------------------------------
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık.
          Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı.Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
          ---------------------------
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi. “Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler kaçmak istediğinde yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        ------------------------------------- 
        YOĞURDU DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’ta kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım. “Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım.
         Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurt başımdan aşağı döküldü.Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Küleğin birinde az yoğurt kalmıştı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm.
         Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu.Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İttepesi mahallesinde bir eve vardık.
          Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey yazıktır. Ücretini ver de gitsin. Baştan aklı başında bir hamal bulsaydın deyince niye bu delimi ki dedi.
          Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Kırk kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi. “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” dedim, dinlemiyordu.
         Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi.
         Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası
       Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağtarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu.“Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim.Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
               --------------------------------------------
            VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
           1955 yılında köyümüze Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Halk yediden yetmişe hoca gelirken hocayı karşılamaya giderdi.                Genelde Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer Arardık. Komşu köylerden bile gelen olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim okuyup bir ressam, ikinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım.İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim, bitirdim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi.Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim. İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu.
        Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         --------------------------------
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı ahşap bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider.
        Çok zaman orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi
          akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı.        Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi.Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti.
          Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         ---------------------------------
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık.
          Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı.Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik.
          Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi.
          Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
          ---------------------------
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi. “Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler kaçmak istediğinde yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        ------------------------------------- 
        YOĞURDU DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’ta kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım. “Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım.
         Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurt başımdan aşağı döküldü.Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Küleğin birinde az yoğurt kalmıştı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm.
         Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu.Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İttepesi mahallesinde bir eve vardık.
          Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey yazıktır. Ücretini ver de gitsin. Baştan aklı başında bir hamal bulsaydın deyince niye bu delimi ki dedi.
          Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Kırk kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi. “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” dedim, dinlemiyordu.
         Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi.
         Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası
       Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağtarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu.“Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim.Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
                                   ------------------------
                                     SON:


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder